31 Mayıs 2011 Salı

Leme Leme

Bu gün hava kapalı. Fakat içim pür neşe. Ekşi sözlükteki karmamı 420'den 388'e düşürmüş entry kötüleme kıskanç tavuk mafyasına kıs kıs gülüyorum. Böyle bir neşe, bir acayip hiperaktiflik hali var üstümde. İşim çok ondan. Nefes alacak zamanım yok. Böyle günün her saatini planlamak zorunda yaşıyorum, şu saatten şu saate dek şunu yazıp bitireceğim, bu saatten bu saate dek şu edit işini çözeceğim, gelen 120 maile tek tek cevap vereceğim filan.. Yemin ederim sabahtan telefonlarımı bile planlıyorum. Bu gün şunu şunu şunu aramalıyım.. Sosyal hayat ve meşguliyet dengesi çok kolay olmuyor. Fakat mutluyum. Genlerim mutlu sanırım. İkinci kocasını bir hemşireden kıskanıp adamın kafasına mangaldaki maşayı fırlatmak sureti ile hem adamın kolunu pörtleten hem de adamı gözü kapalı boşayan anneannem de mutluydu. Biz de böyle.

Dağınıklıkta huzur bulan biriyim. Çalışma masası toplamak benim için mutlaka bir şeye başlamak ya da sonlandırmak demektir. Arada çalışırken elime ne geçerse fırlatmaktan zevk alıyorum. bakın dikkat ederseniz keyif alıyorumn demedim. Keyif kelimesine son derece mesafeliyim. Son dönem beyaz yaka bir takım elit sosyal kitlenin ağzına yapışık yegane kelime. "Çok keyifliydi" . "Keyifli bir yemek yedik". Böyle kelimeyi duyunca fenalaşıyorum. "Keyifli bir eğitim oldu". Güzeldi, iyi geçti filan de bir şey de. Keyifli deyince daha elegan duruyor galiba.

Tam gaz Yoga dersi vermeye devam ediyorum. Üst üste 3-4-5-6 filan ders verebilesim, verebilitym var. Tabi iş sonrası akşam veriyorum dersleri ve hafta sonları. Zamanımın çoğu Yoga salonunda geçiyor.. Fakat çok çeşitli insanlar tanıyorsun, ve sadece 1.5 saatlik bir dersin dahi insanların üzerindeki etkisine bizzat aracılık ediyorsun, şahit oluyorsun, şahane bir his. Hiç bir şeyi bunun yerine koyamam. Daha önce de dediğim gibi, etrafımdakiler hayıflanıyor "nerdesin, hiç ortada yoksun" filan. Varım aslında. Sadece eskisi kadar aylaklık edecek zamanım yok. Uyumaya çok zamanım yok, gezmeye neredeyse hiç yok, evden işe-akademiye-nadiren "aile içi" gezmelerin insanı oldum. Fakat insanın sadece sevdiği şeyi yaparak yaşamasının da enerjisi ne biçimmiş. Daha önce hiç anlamadığım bir şeymiş.

Karaib Korsanlarına gidilecek tabi. Gözlerine sürme çekmiş erkeklere zaafım var. İster kaptan Jack Sparrow olsun, ister Dave Ghan olsun.. Böyle deyince aklıma Fatih Ürek filan geldi. Fenalaştım ama olsun. Cure bir de, gençliğimizde the cure vardı, Friday I'm in love. Böyle şimdinin hafif meşrep pop şarkıları gibi dilimize pelesenk olmuştu. Şu an Erkan'ı özledim. Erkan Boğaziçinden arkadaşım, kendisi İstanbul'u uzun süre önce terketti, Marmaric köyünde permakültür ile uğraşıyor. Merak eden Marmaric, permakültür yazip baksin. Bana 1990 yilinda ilk Palmoliv sampuani Beyazit'taki Rus pazarından alan kişi kendisidir. İnternetle alakası yok, rahatça yazıyorum nasılsa okumaz. Yoksa reklamının yapılmasından hiç hoşlanmayacak biridir. İçimden geldi. Ne zaman "ya çok gelmek istiyorum oraya" desem, "hadi len" der. Gerçekten hadi lenlik bir durumumuz var, doğayı,çiçeği, böceği seviyoruz deyip de şehrin dışına adım atamayanlardanız. Yaşam değiştirmek cesaret ister. Bizler, çoğumuz kurduğumuz hayat üçgeni dışına bile çıkamayan biçimlerde yaşıyoruz. Oysa hayat kısa olsa da çok geniş. İçine sığdıracak o kadar çok şey var ki.

Oldu da bitti maşallah cinsinden atmasyon bir tavırla yazılan yazımı son hastalığım instagramdaki leme leme programı ile çektiğim bir fotoğrafla kapatıyorum. Şu an fonda eski bir Depeche Mode şarkısı çalıyor; Behind the wheel. Ben de kendimi bir yokuştan aşağıya hızla giden bisikletin üstünde ellerimi bırakıp ayağa kalkmış, hızla esen rüzgar karşı uçarcasına yol alıyormuş gibi hissediyorum.

Best wishes,


1 yorum:

Dilşeno dedi ki...

harika bir yazı olmuş Pınar,ellerine sağlık,okurken yüzümdeki gülümsemeyi görmeni isterdim ama zaten aramızda süper bir telepatik bağ oluştu ya kesin anlamışsındır sen şu an itibariyle;) çok öpüyorum seni...