28 Haziran 2011 Salı

Bana ne, bana ne, bana ne, beni al, beni al, onu alma!

Hemen anımsayacaksınız, Türk pop müzik eserlerinden herkesin bir ara diline pelesenk olmuşlarından bir tanesi şöyle der:

"Bak atının terkisine de atmış
Gözleri şaşı gelini
Mor kaftanlara sarmış haspam
odun gibi belini
...
Seni gidi dilleri fitne fücur
Kıyametin gelsin
Varsın bize vursun felek
Ne çeyiz düzdüm emek emek
Allah bildiği gibi yapsın

Böyle de nispet olmaz ki
Seni gidi zalim yar
Zorla da kısmet olmaz ki
Seni gidi hain yar

Bana ne bana ne bana ne
 beni al,  beni al, onu alma"

Evet, bu yazının konusu "düğün" olayları. Hafta sonu 12 saat içinde biri şehir dışında olmak üzere iki ayrı düğüne katılmış bünyeme, çeşitli topuklu ayakkabı ile ortalarda sıçramış kendime söz geçiremiyorum, yukarıdaki şarkı aklımdan çıkmıyor.

Her düğün dernek arkasında sitemkar bir sevgiliyi bırakmış mıdır, atın terkisine binmeyince dünya evine girilir mi girilmez mi, yar hain midir gibi sorular bir yana, kız çocuklarının kendilerini bildikleri andan itibaren duydukları en bilinçaltı kemirici cümle şu olsa gerek "gelinliklerle de görelim inşallah".

Bu hiç değişmez, eğer kız çocuğu olarak dünyaya geldiyseniz herkes "mürüvvet" görme peşindedir, mürüvvet ise yan komşumuz hafif delimsirek teyze değil, baya evlen barklan yuva kur hadisesinin başrol kelimesidir. Yazının içinde biz ona kısaca mürvet diyeceğiz.

Beyaz giydiğiniz, kep giydiğiniz, uzun elbise giydiğiniz, başkasının düğününe süslendiğiniz her saniye mürvetinizi görmek için dileklerde bulunan aile ve sülale fertleri, kız çocuklarının daha çok küçük yaştayken düğün dernek mecburiyeti konusunda beyinlerine bir tablo yerleştirmişlerdir kesinlikle. Belli bir yaşa gelip de kır düğünü ve kırık beyaz gelinlik hayali kurmayan genç kızımız beri gelsin. itiraf edin, şimdi değilse 10 yıl önce, 15 yıl önce, yaşınız elverdiğince bir süre önce, hepiniz en azından bir beyaz gelinlik ve romantik düğün hayali kurmuşsunuzdur. Herkes için farklı mertebelerde hevesler ile gerçekleşen ya da belki de hiç gerçekleşmeyen bu heves, kız çocuğu olmanın yünlü külotlu çorabı gibi bir şeydir. Ağı zaman zaman yere doğru sarkar ve bazen bacakları dalar. Fakat sadece bir yaşa kadar giyersin.

Çocukluğundan beri beyaz atlı prens hayali ile yaşayan, kısmetini bekleyen, bride dergisi abonesi genç kızlarımızın durumlarını da normal buluyorum. Yani 30 civarına gelen her kadın, "doğuramayacak mıyım" hissi nedeni ile panikliyor, bu da son derece evrimsel bir dürtü. Hatta günümüzün jinekologları dahi bu iş için çalışıyorlar, mesela "aşık mısınız" diye sormazlar ama özellikle yaş 35'i geçtikten sonraki periyodik kontrollerde  "yakında çocuk sahibi olmayı düşünüyor musunuz" diye sorarlar. Yaşı 35'i geçmiş, henüz hiç doğurmamış bir çok kadın, jinekoloğun biyolojik saat ifadeli suratının gazıyla gidip evleniveriyor, buna şahidim.

İnsanın kendini toplumsal beklentinin dışında konumlaması, biliyorum ki hangi yaşta olursa olsun, kadınlar için çok kolay olmuyor. Evlilik bir yandan ilişkinin devam garantisi gibi de görülüyor, yani vazgeçmeyeceğine dair verilen bir söz gibi duruyor deftere atılan o imza. Evlilikte şahitler huzurunda karı koca ilan edilince, sahibiyet, aidiyet kavramlarının da dibine vurulduğu bir gerçek. Üstelik hak da iddia edebileceğin türevde bir sahip olma biçiminden söz ediyorum.

Uzun yıllar birlikte yaşanılan ilişkilerde, zaten bir nevi ailelerin de içine dahil olduğu evlilik durumu yaşıyor insan. Birlikte yaşama kararını verdiren şey, ondan bir gün bile uzak duramama halleri ise en başta aşka dair. Sevgilisine gelinlik beğenen, süper özgür ve cool görünmesine rağmen en azından aşkın ilk yıllarında parmağına yüzük takıp gezinen erkekler de yok değil. Bütün bunların altında da bir sahip olma hissi yatıyor, kim ne kadar reddederse reddetsin bu da aşkın körlüklerine dair bir şey. İnsanlık hali aslında. Hormonlar düzelince iyileşiyor. Olmadığın şeymiş gibi davranmana neden beyin kimyası ile yaşam da yıllar geçtikçe normale dönüyor.

 Birlikte yaşamak başka bir şey, ama evlilik hadisesine bakış, aslında çocuk konusu işin içine girdiği noktada biçim değiştiriyor. Çünkü asıl konu-kaygı aslında gerçekten "üreme" üzerine. Kadının baba kütüğünden mal gibi koca kütüğüne taşındığı ve kadının varlığının illa ki bir erkek -koca ya da baba- üzerinden şekillendiği durumlara dair sosyolojik analizlare ise hiç girmeyelim.

Aşık olduğu kişi ile evlenmenin -en az bir kez -hayalini kurmamış bir kadının var olduğunu düşünmüyorum.  Fakat 25 kilo bir gelinlikle prensesler gibi salınmanın motivasyonunu sağlayan nedir anlamış da değilim. Düğün konseptinin hele abartılı her cinsi bana ters. Bir gelinlik için harcanan paraya kaç çocuğun bir yıl boyunca okutulabileceği gerçeğine gözlerin açık olması ne güzel olurdu.

Toplum belli bir yaşa gelip evlenmek istemeyen-evlenmemiş herkese "gençliği harcanıyor" gözüyle bakacak bir formasyonda şekillendiğinden, mürveti görülemeyecek, doğurmayacak insanlar için üzülüp iç çeken aile efradı, sizi hele uzun ilişkilerden sonra dürtmeye başlıyor. Uzun ilişki de ciddi bir baskı unsurudur söyliyim. Hele beraber yaşamak! Madem bilmem kaç yıldır bir aradasınızdır, zaten ailesinizdir, ne vardır neden evlenmiyorsunuzdur. Evlenseniz nolurdur. Yoksa erkek mi istemiyordur? Ya da kadın mı yanaşmıyordur? Uzun yıllardır birlikte olan bir çiftin evlenmiyor olması gerçeğine toplum hazır değil, sanırım olmayacak da. Çünkü evlilik halen ilişkinin-kadının -kurumsal garantisi. Ve kimse çocuk sahibi olmak istemeyen insanları da anlamıyor. Bilmem kaç yıldır beraber olduğun biriyle ilişkinin gidişatına dair "ee ciddi bir şey var mı" diye soran kişi tanıyorum. Yok biz ciddi değiliz, hiç olmadık, 25 yildir öylesine takılıyoruz. Çocuğumuz yok ama robotumuz var.

------------------------0---------------------

Çocukları seviyorum, fakat bu yaşamda kendime ait ve dair yeterince uğraşım var, bu uğraşların arasında kendimi bir çocuğa vakfedebilecek durumda görmüyorum, bir çocuk sahibi olmanın yaşam boyu projelendirilmesi gereken önemli bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum, ve başka bir varlığın yaşamını şekillendirme sorumluluğunu almak istemiyorum. Anne olmayı çok değerli buluyorum, anne olan arkadaşlarım için içtenlikle seviniyorum, hatta benim gibi bir kadının gözünde kadının en değerli vazifesi analıktır. Fakat kendime dair vazifelerimin içinde tepinirken yıllar geçti, geçen yıllarla beraber değişen yanlarım, tüm yaşama bakışımı da revize etti. Dolayısı ile anne olmak çok değerli bir şey, ama doğurmak istemiyorum demek de eşit derecede saygı duyulması gereken bir şey. Bu tıpkı diğeri gibi bir seçim.

Anne olan, anneliği seçmiş kadınların toplumun bir kesimi tarafından iteklenmesine ve hatta aşağılanmasına da karşıyım. Anaç tavırları kadının doğasından farklı bir şeymiş zanneden, annelik seçimini ezikleyen özgür vililere sormak isterim; sizi kim doğurdu?

Bir yandan, doğurmayacak isem, fantazi bir düğün ile ilişkinin şahitler huzurunda kurumsallaşmasını anlamsız buluyorum. Belki 30'lu yaşlardaki hormonal iniş çıkışlarım bittiği için, ya da gerçekte neyin "aile" olduğunu deneyimlemiş olduğum için, kimsenin kimseye mecbur olmadığını, birlikteliklerin sözlerle garanti altına alınmayacağını ve hatta bunun gerçekten ruhun özgürlüğünü zedelediğini düşündüğüm için.

İyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta yeminini etsen nolur etmesen nolur. En kötü günleri el ele atlatabilmenin garantisi, imzadan değil, sevmekten geçiyor. Biriyle el ele bir şeyleri atlatma tribi ise yalnızlık korkusundan çıkışlı. Hem kadınlar, hem erkekler, aslında herkes yalnızlıktan korkuyor. Konuyu yalnızlık korkusuna getirip dallandırmayayım.

Fakat konuyu buralara kadar getirmeme sebep iki gelin; Gökçe ve İnci. Siz harikasınız. Her ikisinin de ilişkisinin başlangıcına şahitlik etmiş, gidişatını bilen biri olarak onlar için gelinlikli ya da gelinliksiz "seni buldum, arıyordum, kaybetmem bir daha" şarkısı zaten fonda hep çalıyordu.  Gökçe'nin parlayan gözleri, İnci'nin mutlu gülümsemesi kalbimi ısıttı. Gökçe'nin düğününde bekleyip kavuşmayı, İnci'nin düğününde ise zaten var olanın kolay değişmeyeceğine dair havai fişekler patladı zihnimde. Göstermek için değil, öyle olduğu için güzel olan iki sade ve şahane düğün, bu hafta sonu ayaklarıma kara sular indirdi. Hepsini de yeniden kutluyorum. Her iki düğün sırasında da gerçek "aile" kavramına, "yakınlığa" "bir aradalık ve sevmeye"  "hayatı paylaşmaya" dair de epey şey düşündüm. İnsanlardan bol bol seni seviyorum cümlesi duydum, sevdiğim herkese seni çok seviyorum dedim, sarhoş değildim, ben sarhoş olmam çünkü alkol sevmeyen biriyim. (Bu arada en son ben sarhoş olmam diyen ciğerparelerimden biri, tuvalette gizlice kustuğun günleri kafana kakmıyorum, hadi iyisin)

 İflah olmaz bir biçimde hayatın temelinin sevgi olduğunu düşünen biriyim. Göstermelik değil ama, kalpten kalbe akan, şartlarla manevralar alan, ölmeyen öldürmeyen boğmayan sevgi. Kendiliğinden bir sevgi.

Aşk ise mecburen bitecek bir şey, üzgünüm. Yerini neye bıraktığına bakıp sevinin, aşk değişince de çok güzel haller alabilir çünkü. Aşıkken tadını çıkarın ve evdeki çorap teki canavarına karşı kapan kurun. Ben yıllardır yakalayamadım kardeşim. Makineye atılan çorap çift çıkmıyor.

Düğünlerden fotoğraf koymuyorum, yukarıdaki atın üstündeki gelinle idare edin.

Best wishes,

Pinar




1 yorum:

NOA dedi ki...

Pınar'cım, yazdıklarını okuyunca yalnız olmadığıma sevindim.. Kalemine sağlık...Nalan