28 Aralık 2011 Çarşamba

Happy Nardugan!

Sevgili dostlarım, dost bildiklerim, tanımadan da sevdiklerim, tanımaya imkan bulamadığım iyi insanlar!

( bu kadar geniş bir giriş cümlesi insana yağız atlar kişnedi meşin kırbaç şakladı bir dakika araba yerinde durakladı dedirtiyor. Bilenler bilmeyenlere anlatsın)

Nardugan Türkler ve Sümerlerde gece ve gündüzün savaşının bittiği, günlerin uzamaya başladığı gündür ve yeni yıl bayramıdır. Nardugan, doğan güneş demek. Bir pagan geleneği olarak insanlığın ürediği inanılan Akağaçların süslendiği, altında oyunlar oynandığı o gün, Türklerden, Sümerlerden Roma'ya orada da hepimize sirayet etmiş bir bayram günü. Çam ağacı süslemek de oradan geliyor. hristiyan geleneği diye kasmayın, ağaç süslemek Türklerin genlerinde var. Ferah ferah süsleyin.

Yeni yılın gelişi benim için ise hiçbir şey ifade etmez. Her gün yepyeni bir gündür, iyi ve güzel şeyler yaşayabilmek için. Ne takvimlere ne saatlere inanırım, zaman benim için birimsiz akar. Geriye çeviremediğimiz bir şeydir zaman ama önümüzdeki şeyleri planlamaya, mutlu ve güzel kılmaya her zaman fırsatımız var, hep olacak.

Evden çıkıp okula giderken abonman biletini cebinde hazır tutan bir çocuktum ve bu yüzden de hep çok fazla gelecek planı programı yapan biriydim eskiden. Cebimde, parmaklarımın arasında kıvrılmış abonman biletini hazır tutmak gibi bir şey değil oysa geleceğin getireceklerini belirlemek. Umut ve istek başka bir şey, planlar yapmak başka. Geçtiğimiz 2011 yılı Yoga yolunda kendimce ilerlediğim, ilerledikçe bir sürü şeyin farkına vardığım bir yıl oldu, kendi kendime en çok "Yoga şimdide ve anda kalma sanatıdır" cümlesini tekrarladım, bu cümlenin anlamını hissetmeye başladığımda hayat da bambaşka bir hale büründü. Sadece şimdi var. Geçmiş geçti ve geleceği de bilemiyorum. Geleceği kontrol edemiyorum. Bu yüzden şimdi var olan herşeyin içinde kalarak yaşamak insanı hem özgürleştiren hem mutlandıran bir şey. Şimdi telaşsız, çünkü var. Oysa ne geçmiş ne gelecek yoklar. Şimdi telaşsız ve mutlu; kurguya ve beklentiye gerek duyulmayacak kadar içinde olduğumuz an bu an. Günler birbirini bazen benzer bazen bambaşka hallerde takip ediyor, ama aslında her an eşsiz. Gerçekten anda kalmayı başarabilmek hiç de kolay değil, ama bu gerçek bir konsantrasyon, telaşsız bir mutluluk halini peşinden sürüklüyor. Karşılaştığımız her ne olursa olsun insanı pespaye hallere sürükleyen şey ya geleceğe ya geçmişe ait kurgulardır. Anın getirisi ise bazen zihnimizin ürettiği senaryoların dışında ve benzersizdir.

Yeni Yıl bu nedenle benim için ifadesiz. Üstelik insanların tüm eğlence, tüm yeme içme, tüm güzelleşme ve tüm paralarını yılbaşı eğlentisi konseptine yatırıyor olmalarına şaşkınım. Eğlenenler, eğlenmek için zorlananlar, zorlanıp eğlenemeyince içip coşmaya çalışanlar, istedikleri yerde olamayanlar, istemedikleri yerde zorla olanlar, istedikleriyle olanlar, istemedikleriyle bir arada olanlar... Az kaldı bitecek. 01 Ocak sabahı bir önceki akşama göre herşeyin yaldızlanmış anlamını yitirdiği gerçek bir hayata çizgili pijama konseptinde içinde uyanacağız. Bu yüzden önerim; zorlamayın.


2011'in son yazısını çok dallandırmak istemiyorum ama 2008 yılında yazdığım "Allah yazdıysa bozsun" yazımı biraz önce "yazılarım" dosyasında görünce ortaya karışık paylaşmak istedim. Mecaliniz kalırsa okursunuz. Şu an bir anlamı olduğu için değil, öylesine. Üniversite yıllarıma, mor pantolonlu sevgililerime, tüm gitaristlere ve sosyal bilimcilere ve matematikçilere selam olsun.

Her anınızın neşe dolu olmasını dilerim.

Best wishes

Pinar



Allah Yazdıysa Bozsun!

Ben üniversitede öğrenciyken, bir mühendislik öğrencisi ile flört etmek, kız yurdunda -özellikle de Sosyal Bilimler okuyan kızlar arasında- ikinci sınıf muamele görmeye neden olan bir hadiseydi çok afedersiniz. Evet, öyleydi.
Felsefecilerin çok popüler olduğu bir dönemde öğrenciydim ben. Felsefeci sevgili sahibi olmak epey bir şey demekti; adam aşkın tarifini yapana kadar siz öbür tarafa geçmiş olurdunuz; bir nevi beden dışı deneyim. Vardı benim de felsefeci bir sevgilim, günlerimiz bu sandalye var mı yok mu, varsa benim gördüğüm gibi mi var, o sandalyeyi benim gördüğüm gibi yapan şey, yani benim algım hangi gerçeklikte filan tartışarak geçerdi.  Ağzından bir kere bile “aşığım sana”   gibisinden hafif meşrep bir cümle çıkmamıştır, o derece entelektüel bir adamdı kendisi.  Üstelik gitar çalardı ve bu da kızlar arasında oldukça rağbet gören bir şeydi. Mühendis arkadaşlarımızın genelde yan uğraşları az olduğundan, daha doğrusu olamadığından, bu tür Sosyal Bilimler okuyan, hele hele elinde gitarla kampüste salınan erkekler aşk meşk hadiselerinde herkesten önde koşarlardı. Tutkulu, perişan eden aşklar, iç karartan şiddetli kavgalar, yurt odası penceresinin önünde yağmurda serenat yapmalar, aşka dair bin bir çeşit yaratıcı yaklaşım hep bu adamlarla yaşanılan kanırtıcı ilişkilerin ürünü gibiydiler. Sonra, “sosyal bilimciye sosyal bilimci yakışır” hissi de oldukça yüksekti;  Felsefeci bir adamla, tarihçi bir kızın ilişkisi gıpta ile izlenirdi; sanki paylaştıkları şeyler zihinsel yeni keşiflere de gebeymiş gibi yan yana duruşları heyecanlandırırdı eşi dostu. Tek popüler olan felsefeciler değildi elbet, sosyologlar da revaçtaydı. Her nedense tarih bölümü pısırık kızların elindeydi (ben de tarihçiyim) ve psikoloji bölümü de farklı kantinlerin kültürel ortamları arasında sıkışmış, bir ayağı sosyal bilimlerden dışarıya kaymış bir izlenim verdiğinden mesafeli davranılırdı. Benim çevrem işletmecilere yaklaşmazdı pek; zaten başka dünyaların insanlarıydık.

Mühendisle çıkmanın gizliden tabu olduğu bu günlerde, maazallah inşaat mühendisiyle sevgili olmuş arkadaşımız çocukta ne bulduğu ile ilgili uzun uzun sorgulanırdı; adam fizikçi filansa, hele çift ana dal durumuna girmişse bu direk bir asosyallik, nördlük, uzaydan gelmişlik işareti sayılırdı ve tıpkı bazılarının reçelle peyniri bir arada yemesi gibi yadırganır, hele de adam fen liseliyse sanki hiç sevişmezmiş gibi algılanırdı. Mühendisle çıkan kızlar, çocuğun mühendis arkadaşlarıyla tuttuğu evde akşam yemeklerinde pizza yerler ve huzurla film seyrederlerken, siz zamanın gözde ve pespaye mekânları Beyoğlu Jitan, Gitar, Kemancı dolanır, özgürlüklerinizi formüllere satmamışsınız gibi gururla,  kareli defterlerden dışarıya taşarcasına coşkun, Jung teorilerini desteklercesine taşkın davranırdınız. Erkek yurdunun damında içenler ve Hisar’dan geceleri sarhoş dönenler hep şu sosyal bilimci yakışıklılar arasından çıkardı ve maalesef bizi de öyleleri çekerdi.
Sonra, o zamanlar inşaat mühendisiyle, ne bileyim elektronikçiyle, akıllı uslu gençlerle flört eden arkadaşlarımız genellikle o kişilerle, matematik denklemlerinin istikrarlı sonuçlarıymışçasına, beraberce mezun olup evlendiler. Hatta iki iki daha dört eder kadar kolay ve mutluluk verici hızda iki çocukları oldu, ev aldılar. O zamanlar felsefeci peşinde koşanlarımız (mor pantolon sarı gömlek giyen mühendis görmemiştim hiç, evet, ama kahretsin, ben bunu yapabilen adamları sevmiştim hep) ise sonradan okul bitince ne bileyim gazeteci, yazar, müzisyen, sanatçı peşinden koşmaya devam ettiler.  Ve her biri halen “sandalye gözümüze göründüğü gibi midir yoksa o sandalye değil de nedir” mevzuunu tartışır gibi, “acaba bu adamdan ne olur, bu ilişkiden bana hayır gelir mi” kısmını tartışmaktalar. Bu yolda giden tanıdığım kimselerin çoğu evlenemedi, çocuk yapamadı ve ev alamadı.  Mühendisle çıkmayı reddeden, kafasında bu sınıflamaya sahip hemen herkes 30′lu yaşlarda hayatının aşkına ve aslında huzura giden yolun, ne bileyim bir Kant olsun, bir Durkheim olsun, bir E. H. Carr olsun, ne bileyim bir Fender klasik gitar olsun, bir sarı gömlek olsun, bunlardan geçmediğini hissediyor hissetmesine de gönül ferman dinlemiyor. Gönül bir nevi kuşatma altında, sosyal bilimler ruhu kuşatması.

Mühendis kızlardan söz etmiyorum, onlar zaten yoktular. Yani hakikaten yoktular, olanlar da az sayıda ve çok popülerdi. Mesela benim zamanımda iki adet mühendis kız vardı onlardan biri şimdi epey ünlü bir bas gitarist, evli ve çocuklu ama olsun; bu kızların karizmaları hep tamdı, sarışın da olsalar kesin zekiydiler.
Bizim jenerasyon sonrasında birdenbire bilimler arası köprüyü yıkanlar moda oldu. Müzisyen mühendisler, elektronikle uğraşan tarihçiler, “Hayatımızın temelidir matematik!” diye bağıran sosyologlar kasıp kavurmaya başladı ortalığı. Her kim eline kendi ilmi dışında bir enstrüman alırsa ilgi çekici, ilerici, şaşırtıcı ve rağbet gören hale geldi, “Yaşasın sanat!” diye bağıran matematikçiler, “Bilimi seviyorum!” diye çağıran ruhçular aynı zamanda modern zamanın kalıpları dışında geçmişe özlem noktalarında moda akımlarına bağladılar kendilerini. Altmışlardaki gibi giyinmeler, eski bilgisayar kasalarına tapınmalar, nostalji sevmem derken fi tarihinden kalma müzik aletlerine başköşe muamelesi, yeni bir tarz oluşturdu. Domestik halleri reddeden ilerici kadın tiplemesinin yerini “çocuk da yaparım kariyer de” mottosunu gizliden iç cebinde taşıyan Nil Karaibrahimgil düşmanları aldı, sevgiyle yaptıkları keklerine kabartma tozu olarak kattılar bunu ve birden bire kadınlığını reddetmeyen, feminenlikten ürkmeyen kadınlar ortaya çıktı. Şimdi artık güzel olmayı seven, fen bilgisi ile hayat bilgisini ortak potada yoğuran, kariyer yolunda tam gaz ilerlerken aynı zamanda mükemmel çocuk bakan, isimli moda akımlarını aşağılasa da annesinin sandığını farklı tarzları denkleyerek yağmalayan kadınlar çok moda.  Bilimin de sanatın da, modanın da teknolojinin de suyunun çıktığını fakat otuzlardan sonra canın çıkıp huyun çıkmadığını düşünenler, hem hepsinin hem de huy karmaşalarının içinde boğulurlarken psikolojiden de yardım alıyor, inanmadıkları hususların ağına düşmüşçesine çözümsüzlükle dolu kafalarını elektronik tahtalara vuruyorlar.

Kaosu biz başlatmadık.

Sevdiğimiz şeyleri bağırmadan taşımak, ‘farklı olmak’tan duyulan hazzı üstümüze yapıştırmadan yaşamak zor mu? Çoraplarını, kalemlerini, defterlerini, fotoğraflarını, geçmişte yaşadıklarını düzenli ve özenli çekmecelerde saklayan, sıralı adımlı insanlardan kaçınmanın vebali evdeki kedi tüyü müdür? Mühendis sevmek integral almaktan daha mı belalıdır?  Pi sayısı kadar oturmuş kişilikleri, belirgin ve kararlı hayatları olan insanlardan kaçınmak bir Jung defosu mudur?

Bu günlerde varoluş problemimizi CERN çözsün diye bekliyoruz.
Hayırlısıyla…

2 yorum:

Zazie dedi ki...

SevgiliAğustos büyücüsü böcüğü :)

Muhteşem bir deha olarak niteleyebileceğim sadelikte, kültürel zenginlikte, sosyallikle, deneyimlerle ve lezzette bu yazı (ları) ya da duyguyazım (ları) sabırla inanılmaz keyifle ve merakla okudum.

"Sevgili dostlarım, dost bildiklerim, tanımadan da sevdiklerim, tanımaya imkan bulamadığım iyi insanlar!"--Böylesi bir cümleyi yazabilecek sevgiye de sahipsin yüreğinde! En çok da bu açıdan yakın buldum duygularını kendime.

Biz çam ağacıyla büyümedik elbette (?) ama ailece Fransa'da bulunduğumuz dönemlerde karşı apartmanın tüm pencerelerinden pırıl pırıl parlayan çam ağaçlarını süs ve çikolatalarla anne, baba, çocuklar, ve anneanne babaanne dedelerle ve insanların mutlu olduğu bir akşamdır. İnsanların çocuklarıyla birlikte mutlu olmasıysa varsın buna her ne vesile ise o olsun!!!

Bugün artık uzunca bir süredir de evli biri olarak kariyer hattında olduğumdan [henüz biyolojik çocum yok] ama mühendise mi yoksa filozofa mı yanık olduğunu bilmediğimiz üniversiteli öğrencilerim var çok şükür:).

Bu sene yılbaşı geldiğinde ilk defa üstünde kalp ışıklar yanan orta boy bir çam ağacını Eminönü Doğubank dolaylarında bir işportacı amcayla pazarlık yaparak satın aldım. çocukça bir sevinçle çeke çeke eve getirdim onu :)
Koca marketlerden alınma marka murka öyle ekonomiyi sarsacak bir bedeli olmayan bir ağaç. İşportaya küçük girişimciye destel tadında. Onu salonumuza kurdum şimdi minik kalpler pırıl pırıl. Eşim ve benim yılbaşı hediyemizse galiba bu yılbaşında birlikte olabilmek.
O yüzden bizi temsilen "kombine biblo detayım" ışıkların yanıbaşında, ağacın altında "güvenle" duruyor.
Her neyse içimden bu güzel yazıya cevaben sevgi dolu bişiler yazmak istedi ben de yazdım.
En içten sevgilerimle
Nardungan'ın kutlu olsun!

(P.S.Yazını bloguma alıntılayabilirmiyim elbette linkini adını detayını eklyerek, izin var???)

Semra Toprak dedi ki...

Sevgili Zazie,
Iyi ki izlediğin bloglar arasında
Ağustos Büyücüsü'nü gördüm de geldim :)