12 Temmuz 2014 Cumartesi

Varoluş Sancısı





Kendimi bildim bileli, varoluşun ötesindeki gizleri merak ettim.

İnsanın görünenlerden, bilinenlerden, ölçümlenebilir verilerden, beyin kimyasından daha fazlası, çok daha ötesi olduğuna inandım. Fen Bilgisi seven bir çocuktum, yatağımın altı taş ve kaya örnekleri ile doluydu. Onları aldığım yerlere göre sınıflamayı, ilkokul bilgisi ile "tortul kayalar", "başkalaşım kayaları" filan diye etiketlemeyi sevdim. Yapraklar biriktirdim, türlere ayırmak için hepsini kağıtlara yapıştırıp üst üste dizip saatlerce büyüteçle izledim. Hayatta en çok sahip olmak istediğim şey bir mikroskoptu- şu an baya gelişkin bir mikroskobum var- o mikroskopla kendi vücuduma ait sıvıları, hayvanları, böcekleri izledim. Bir zamanlar tek antibiyotik olan Baktirim'i ezip, limon suyuyla karıştırıp bir şırınga aracılığı ile bitlenmiş gülleri aşıladığım için annemden çok dayak yedim. Tüm bunlara dair merakım, bilimi gözümde her şeyin cevabını verebilecek tek mecra olarak sağlamlaştırdı desem büyük yalan olur. Bu merakımın arkasında yatan şey, bilimin bilemedikleri, ölçülemeyen, açıklanamayan şeyler var inancı idi hep.

Üniversiteye ilk geldiğimde bir gün odasına girip meditasyon yaparken gördüğüm sevgilim ile yepyeni ufuklara dümen kıran spiritüel konulardaki yolculuğum, defalarca kafayı taşlara vurmakla geçti.

Çok değerli insanlar tanıdım, şifacılar, medyumlarla tanıştım. Kimsenin bilmediği bu insanlar, kendi hayatlarını doğruluk ve dürüstlük ilkesine adamış, sıradan yaşamları olan insanlardı. Onlardan çok şey öğrendim. Karma prensibini öğrendim, çakraları öğrendim. O zamanlar Türkiye'de bu konuda tek bir yayın bile yoktu. Bedri Ruhselman dışında da bilinen bir isim yoktu. Öğrendikçe, okudukça, daha da çok öğrenmek istedim. Yolumu iki kez Hindistan'a düşürdüm, Hint fakirlerini gördüm, fizik kuralları ile açıklanır deseler kahkahalar atacağım şeyler gördüm ve bir çok deneyim yaşadım. Deneyimlerim bu gün yaşanmış gibi canlıdır, sorabileceklerime sordum ama hiçbir zaman yanıt alamadım. Bilgimiz çok sınırlıydı, ama en doğrusu; bu nedir dye sorduğum insanlar bana bilmediklerini söyleyecek kadar dürüsttüler.

Hindistan'da sahtekarlığın da kralını gördüm. Kendini "Tanrının yer yüzündeki bedenlenmiş hali" diye tanıtan bir "avatar" kişinin aşramında kendisi ile özel görüşebilme imkanı buldum. Materyalizasyon filan ayağına elinden çıkan külleri orama burama sürdüm, sabahları tapınaklarda "Şivanın gözyaşları" denilen, gül ağacı tespihi boynuma asıp saatlerce meditasyonda oturdum. Genel olarak orada gördüğüm her şeyin büyüleyici olduğunu ama malesef sahtekarlığın da insana ait çok beter bir durum olduğunu hemen belirteyim.

Eğer sadece bilime inanan, insanoğlunun ölüp gittiğinde yok olacağını düşünen, her bir şeyi beyin kimyası ve elektriksel iletilerle açıklamayı içine sindirmiş biri olsaydım, varoluşu anlamlandırmak çok daha kolaydı. İşim kolaydı, makaleler okur, deneyler yapardım. Elbette dünyanın şu an geldiği noktada birisine dönüp "karşıdan bana yeşil bir ışık topu gelip çarptı ve bedenimden yükseldim" dediğin zaman bunun gördüğün bir halüsinasyon olduğunun düşünülmesi çok daha geçerli. Bu nedenle spiritüel konularda derinleşmek isteyenler aslında yalnızlar. Etrafta bu konuların içinde olduğunu bilseniz bile, atma tutma potansiyeli ve abartma eğilimi o derece yüksek ki, bu bilgiye eşlikçiniz olabilecek hiç kimse yok.  Spiritüel bilgiler insanlar tarafından kirletilmiş durumda. Ya çıkarlar için kullanılarak, ya kafadan uydurma şeylerle saptırarak.

Tüm bunlardan sıyrılmayı becerdim. Bu konularda her yayını okuyan, her konuya atlayan biri de olmadım hiç, çünkü değer verdiğim ve şimdi hayatta olmayan, çok sevdiğim bazı insanlardan da şunu öğrenmiştim; bu bilgiler yanlış yönde kullanılabilir. Güç için, ya da farklı amaçlar için.  Ve bu zarar verici olabilir. Bu nedenle herkesin okuduğu çok moda kitapları okumadım. Kendimi kendi deneyimim dışındaki laflara genellikle kapadım.

Doğu öğretilerinde "guru-disciple" ilişkisi olarak ifade edilen usta çırak ilişkisine hep inandım. Ne kadar okursanız okuyun, ne kadar görürseniz görün, bir öğretmen gerektiğine hep ve kesin şekilde inandım. Fakat bunu bulmanın çok zor olduğu bir çağda yaşıyoruz. Kali Yuga gerçekten bozulmuşluğun çağı. Spiritüel çalışmalarda usta-çırak ilişkisine yürekten inanan biri olarak, halen çok değer verdiğim kitaplardan birinde anlatılan "Samadhi" bütünleşme deneyimini günlerce düşündüm. Kitap NYtimes'da best seller olmuş "An autobiography of a Yogi; Paramahansa Yogananda" nın kitabı idi. Orada Yogananda'nun gurusu Sri Yukteshwar öğretmen olarak halen idolümdür. Hayatını anlatan tek kitabı hevesle okudum. Neticede geldiğim nokta şuydu; deneyimlemek önemli ancak bir öğretmen gerek. Ve okuduklarım bana artık yetmiyordu, pratik gerek, uygulama gerek.

Zaman içinde halen tanıdığım en değerli kişilerden biri olduğunu düşündüğüm ve malesef son 5 yıldır dünyada nerede olduğuna dair izini bile kaybettiğim bir öğretmen ( böyle diyelim, ne diyeceğimi bilemedim), dünyanın başka bir ülkesinde yaptığımız konuşmalarda bana ilk çağlardan beri insanların kullandıkları enerjik yapıların bilgisini verdi. Neolitik dönemlerden başlayarak insanların enerjiyi nasıl kullandıklarına dair, eminim ki şimdi bunu okuyan bir çok insana çok fantastik gelebilecek şeyler anlattı. Öğrenebildiğim herkesten öğrenmeye çabaladım. Ama içimde bir pratik ihtiyacı öyle güçlüydü ki; tüm bu sistemleri harekete geçiren şeyi oturduğun yerde uyuyan keçiler gibi meditasyon yapmak olmadığını anlamıştım. Zaten meditasyon denilen şeyin de öyle zihni sessizleştir filan diyerek yapılabilen bir şey olmadığının farkındaydım. Bana deneyimleyebileceğim bir şey gerekli idi, bir pratik arıyordum.

Yoga'ya hep uzak durdum. Hindistan tecrübelerim nedeni ile Hinduizm ritüellerinden fenalık geldi. Eğer bir salona girip tütsüler eşliğinde OMM diyen insanlar görürsem kaçar haldeydim. Yoga nedir bilmiyordum, zaten ilgilenmiyordum da.

Sonra hayatımın sıkışmış zamanlarından bir ara, "Benim kendim için bir şey yapmam lazım" hissi artık boyumu aştığında Yoga denemek istedim. Çok çekindim. Bunu tamamen spritüel ve enerjik bir çalışma olarak kabul ettiğim için herkesle Yoga yapmamak gerektiğini düşünüyordum.

Bir süre önce ayrıldığımı ilan ettiğim ve eğitmenlik yapmayı da bıraktığım kurumun kapısından girdiğimde herşey benim için şahaneydi.

Yolculuğumu çok uzun anlatmayacağım. Ancak zaman içinde gerçekten çok şey öğrendim; en başta Yoga'nın basamaklarını tek tek okudum. Yoga'nın prensiplerine çok inandım; en başta Ahimsa; yani şiddetsizlik.

Sözel şiddetsizlik buna dahildir. İsa'nın "sana bir tokat vurana sen diğer yanağını çevir" cümlesi 16 yaşımda da düstur bellediğim bir şeydi.

Yoga gerçekten olağanüstü bir pratik. Enerjim yükseldikçe yükseldi, enerjim yükseldikçe deneyimlerim artmaya başladı, deneyimlerim arttıkça yıllardır aradığım şeylerin cevabını bulduğuma inandım. Usta-çırak ilişkisine inanmış biri olarak sorularıma cevap alabiliyor olmak beni daha da coşturdu. Birinin bu bilgileri en iyi bildiğine inandığınızda,  koşulsuzca bir bilen olduğuna teslim olduğunuzda aslında rahatlıyorsunuz. Cevap alamadığınız soru kalmıyor. Aldığınız cevapların doğruluğunu sorgulamıyorsunuz bile. Çünkü zaten sorgulayabilecek bilginiz de yok. Çünkü zaten bir konfor alanına da girmiş oluyorsunuz bir yandan; soru var, cevap var. Cevap nedir önemli değil. Cevap var.

Yıllarca Yoga'dan inanılmaz fayda gördüm. Yaşadığım bir çok iyileşmenin nedeninin kesinlikle ve kesinlikle tüm insanlığa mükemmel sağlık için bir araç olarak sunulmuş olan Yoga'nın etkisi olduğuna yütekten inanıyorum.  Bu etkiyi yazabildiğim her yerde yazdım, gördüğüm değişim, dönüşüm ve sifalanmadan herkes nasibini alsın diye kalkıp eğitmen oldum, herkesi yogaya davet ettim. Motivasyonum şuydu; "Yoga çok güzel gelsenize".

Biz de çok güzeldik, ne yalan söyleyeyim. Orada tanıdığım insanların bir çoğu inanılmaz değerlidir, iyi kalplidir, harika bir dünya görüşüne sahiptirler. Çok iyi eğitimli insanlar tanıdım,  neşeli, sevgi dolu, çok akıllı bir dolu arkadaşım oldu. Tüm bunlar benim için çok motive ediciydi elbette.

Fakat hatalarım da çok oldu.

Hatam; gördüğüm münferit ve bazı rahatsız olduğum küçük şeyleri kafamda gerilere atmak oldu. Bunda topluluk psikolojisi de büyük etken.  Neden atmayayım ki? Her şey şahane. Tanıdığım insanlar şahane. Beraber Yoga yapıyoruz, çok da eğleniyoruz. "Bu ne ya?" demeye yeltendiğinde bakıyorsun Ayşe, Ahmet, Mehmet "bu ne ya" demiyor. E o zaman "amaaan" diyorsun düşününce, görünce bazen, boşveriyorsun.

Bazen "bu ne ya!" dediğin için kendine kızıyorsun. Çünkü egonun ne menem bir katman olduğunu da anlamışsın. Zihni anlamışsın. Üstelik kendine baktığın zaman çoğunlukla ego ve zihin olarak davrandığın konusu kafana çakılmış. Ego ve zihin olduğumuz doğrudur, ama iç sesimizi bastırmak, bazen görmezden gelmek ve özbenliğin sıfırlanmış gibi davranmak doğru değildir. Kendi gücüne inanmak yerine tüm gücü başka birine/bir şeye maletmek doğru değildir. Bunları hayatta ne yazık ki kafayı kırdığımızda öğreniyoruz.

Upanishad'larda yazan ve çok sevdiğim "Uyan! kalk ve üstadı bul!" cümlesinin gerçek olabilmesi için önce uyanmak gerektiğini şimdi bu yaşta anca kavradım. Size hayal kırıklığımı ve üzgünlüğümü fade edecek kelime bulamıyorum. En çok da etraftaki toza dumana şahit olunca üzüntü duyuyorum, bir zamanlar tamamen safhane bir hisle insanları dahil etmek için neferlik yaptığım sistem, aslında insanlığa açık bir sistemdir; kimsenin ya da kurumun tekelinde değildir. Ve bu sistemin, sistemde öğrenci olan eğitici olan herkes için en önemli şart şudur; Yama-Niyama-Ahimsa. Bunlar Yoga'nın en önemli basamakları. Bunlarda başarılı olamayanlar, Samadhi'nin S sini uzaktan göremezler. Sistem zaten size bunu söylüyor. Ben söylemiyorum.

Toz duman arasından bakıyorsun, oratada ne Yama ne Niyama kalmış. Toz kalkınca bakıyorsun, Ahimsa'nın yerinde yeller esiyor. Gerçek sevgi filan diye düşünürken bakıyorsun, insanlar birbirinin arkasından konuşuyor, hatta yalan söylüyor, birini diğerine kötülüyor.  Kızmıyorum, içimde kimseye en ufak bir öfke yok. Herkes kendinden mesuldür. Ben de öyleyim. O yüzden bazen sessizlik en değerli olandır. Aranyaka'larda yazan "Yoga Nerde ise orada refah, mutluluk özgürlük ve neşe vardır" cümlesine dayanmışken,  bakıyorsun insanlar kendilerini kaybetmiş halde, ne konuştuğunu bilmeden konuşanlar, neye saldırdığını bilmeden saldıranlar, neyi koruduğunu bilmeden koruyanlar. Herkesin unuttuğu en birinci şey; kendisi.  İç sesi.

Sevgiyi unutmuş halde çoğu kişi. O zaman soruyorsun; gerçek sevgi bu mu? İçinde koşulların olduğu şey koşulsuz sevgi mi olur? Benim sevdiğimi seversen seni severim, benim sevdiğimi istemezsen kötüsün!

Yoga bu değil, bu olmamalı diyorsun. Gerçek böyle bir şey değil diyorsun.

Bir köşe başında daha kafayı duvara toslamış biri olarak yazdığım bu yazı; hayal kırıklığı, biraz pişmanlık, biraz hüzün ve esas aydınlanmayı da içeriyor. Yoga eşsizdir. Yoga herkes içindir. Yaşanılan her deneyim yoga ile herkesin kendine sağlayabileceği eşsiz sağlık ve gerçek neşedir.

Guru-Disciple ilişkisine inancım halen tam. Fakat Kali Yuga'da bulunur mu; sanmam. Anda kalmanın değeri anlatılırken tüm varlığını evrenden çıkma planı üzerinde kurgulamış onlarca insan gibi, herkesi bir noktaya toplayan şey şu: insanlar mutsuz ve aslında acı içinde. En şahane konfor bu acılarla kendi başına baş etmenin gerekli olmadığının söylendiği durumlardır. Birinin gelip acıları dindireceğinin salık verildiği sistemler, Tanrı'dan o an iyileşme ve mucizeler beklenen sistemler ile gözümde artık tamamen aynıdır.

Ben Karma'ya göre şekillenmiş yaşamlara inanıyorum. Ne ekersem onu biçiyorum. Bu nedenle sinir içinde değilim. Şaşkınlık ve üzüntü ayrı bir kulvardadır. En çok da kendime şaşkınım aslında.

Bu yaşıma dek en kara kara düşüncem "Bu bedendeyken bu hayatı boşuna mı harcayacağım?" sorusu olmuştur. Bu boşa harcanan hayat konsepti beni derinden korkutmuştur. Boşa harcanmayan yaşam nedir; herkes için değişebilir. Fakat kendiniz için anlamlı olanı bulduğunuzda yaşam farklılaşıyor. Anlamlı olanı bulmak da önce kendi aklımıza, hislerimize, düşüncelerimize ve deneyimlerimize güvenmekten geçiyor.

Yaşadığım her deneyim, ateşli bir ısrarla yazdığım ve anlattığım her şey benim gerçekliğim idi. Ve gerçek bazen gerçek olmadığını anladığınızda küçük bir çatlaktan beliren ışık gibi gösterir yüzünü. Bir gerçeğe ulaşmak için bazen bir hayale de inanmak gerekir. Bir hayalden uyandığında her şey daha somutlaştığı için, elle tutulur gözle görülür hale geldiği için.

Yoga'ya devam. Yoga gerçekten eşsizdir. Ama şimdi başladığım noktaya dönüyorum, sıfırdan yeni bir öğrenci olma noktasına. Tek farkı eskisi kadar çok sorum yok. Bazen kafayı taşa çarpıp kırdığın zaman soru moru kalmıyor, cevaplar bir anda geliveriyor.

Bana new age saçmalıkları ile de gelmeyin, onlardan da ikrah ettim.  Ayrıca parmaklar yelpaze gibi açık nasıl yoga yapıcam, şu an o da benim için bir sorunsal. Ben genelde musti gibi kapatıyorum da. (Bunu okuyanlar arasında halimi anlayanlar olacak:)

Bu satırları okuyan herkese, sevgi ve saygılarımı iletiyorum. İçtenlikle. Kimseye aksi davranmadım, davranmayacağım. Her yol kişiseldir, seçimlere de saygı duyuyorum. Ancak eğer aranızda bir yanlışlık yaptığım, sormadan sorgulamadan hayatımdan uzaklaştırdığım, bilmeden ve tamamen saflıkla yanlış bir yolu işaret ettiğim kişiler varsa affola.

Herkese çok sevgi, yargısız bir hayat ve gerçek özgürlük dilerim.

Pinar







4 yorum:

Adhamahamsa dedi ki...

Peki ya şimdi?

Ağustos Büyücüsü dedi ki...

Gidilen yol varılan noktadan değerlidir diye düşüne düşüne aramaya devam:) Yeni Yoga derslerine, yeni eğitmenlerle çalışmaya başladım bile. Her deneyim güzeldir. her deneyim insanı büyütür, güzelleştirir, daha ne olsun. Sonrası, sonrası iyilik, düzellik işte!

Mertohamsa Logicarya dedi ki...

"The season of failure is the best time for sowing the seeds of success." PY.

E. dedi ki...

çok etkilenmiştim biliyor musun o bölümden. görselini koymuşsun. bilmiyorum böyle şeylere ihtiyacımız oluyor sanırım.