10 Ağustos 2014 Pazar

Reading the past

"Yıllar boyu, insanoğlu bir boşluğu imgelerle, illerle, krallıklarla, dağlarla, körfezlerle, gemilerle, adalarla, balıklarla, odalarla, aletlerle, yıldızlarla, atlarla, insanlarla doldurur. Ölümünden az önce, usanmaz çizgi labirentinin kendi yüzünün simgesi olduğunu anlar" der Borges. Kum kitabının hemen başında. 

Yıllar boyu arayıp da bulduğumuz şeyleri yitirdiğimiz zaman, bir vadede onların yerine koyduğumuz şeyler gibi, usanmaz çizgi labirentini çıkışsız bırakan simgelerle dolu hayatlarımız. Bazen boşluğu çok büyük şeylerin yerine koyduğumuz şeyleri, kendi kendimize iyice genişletip, iyice büyütüp, iyice sağlam yapıştırırız ki o yere, boşluğu daha az hissedelim.

Unutmak varoluşun doğasının en tatlı yanı. Unutmazsak, ne ölüm acısının, ne aşk acısının ne yitirilenlerin altından kalkamaz insanoğlu. İşte bu yüzden, en mükemmel yanımız, en hain, en uslanmaz alışkanlığımızdır unutmak. En güzel ilacıdır ruhumuzun.

Kendini unutmak da gerekir bazen. Ne de olsa yıllarca içine düştüğümüz bir dolu sanrının izlerini silmek öyle kolay olmuyor. Kendini unutmak için, zayıf olmak gerek yine de. Evet evet, güçlü değil zayıf olmak gerek!  Bazen, en derinden gelen iç seslenişlerini duyunca, hele duymak istemediklerimizle başa çıkmak çok zor olabilir çünkü. İnsanın kalbinin derinliklerinden gelen sesleri duymaması için güçlü değil, tam aksi çok zayıf olmak gerekir ki, yok sayasın. Zayıflık insanı daha unutkan da yapar. Ne kadar zayıfsan o kadar unutursun. Kendini unutmak ise çok rahatlatıcıdır elbet, en incindiğin durumlarda belki en çok kendini unutmak istersin. O yüzden ben kendini unutanları da severim. En incinmiş olanlar onlardır belki de, en zayıf olanlar da. Onları, kimseye göstermek istemedikleri zayıflıkları ile severim. İncinmiş olanları incitebileceklere yeğlerim.

Zamanla varolan tüm değişimler yine labirentin köşelerinde saklı yeni yeni şeyleri sunar seçenek olarak. Sevgiler değişir, ilişkiler değişir, aşklar biter, yenileri başlar. Ortamlar değişir, evler değişir, arkadaşlar değişir bazen. Ama inatçı bir ısrarcılığı da seviyorum ben, insanın yıllarca kendinde süzüp biriktirdiği, kokusu kendisine ait değişmez  yönlerinin varlığını severim.  Biri, hızlıca artık bambaşka biri ise,  kendinden umulmayan şeyleri yapıyor hale geldiyse, ilk tepki olarak korkmaya başlıyorum, sonra daha da çok seviyorum. Ya çok değişmesini gerektiren acıları olmuşsa? Ya o acıları kimseler bilemiyorsa? İnsanı en çok acıları değiştirir. İnsanı en çok ne istemediğini anlaması değiştirir.

İstemek kolaydır; istememek; istemediğini anlamak, anladığını yaşamak zordur.

Su misali, akışın yönü ve kalıbına göre şekillenen şeylere de ayrıca hayranım.  Bir yandan zayıflık gözümde hiç de kötü bir şey değil. Birini önce en zayıf yönleriyle sevmeyi becerebilmeyi severim. Birini en zayıf hallerini göre göre sevmeyi severim.  Ben kendi zayıflıklarımı göstermeyi de severim.

İnsanın kendini ikna etmek zorunda olduğu, alışkanlık zincirleriyle bağlanmış havanda su dövmeye göz kapalı kalmış ilişkilerden korkarım. İnsanın kendini bir ilişkiye "ikna etmesi" çok fena bir şeydir. Korkularla doludur. Az olanla yetinmeyi gerektirir. Razı olmak, sevmek değildir. Razı olmak teslim olmakla aynı değildir. Teslimiyet mutsuzluk içermez, razı olunca hesaplar bitmez.

Buzlu camların arkasında yaşanan ilişkilerden çekinirim. En zayıf anlar, en yakınlaşılan anlardır, birini en yakınıma alamadığımda o ilişkiden çekinirim. Kuşkusuz ki mesafeli aşklar, daha uzunca yaşarlar. Ama ona da belki "gerçekten" aşk demesek daha iyi değil mi?

Egonla arana mesafe koymadığın aşk, aşk olmaktan çıkıyor. Korku, öfke, beklentiler, insanı insandan hızla uzaklaştırıyor.  "Ben" dediğin, öyle hissettiğin her zaman yalnızsın.

Kötülüğü bilip kötülük yapmamayı seçenlerden korkarım. Kötülüğü bilmeyenleri, öğrenmek istemeyenleri kendime yakın tutmayı isterim. Birini bile bile üzmeyi planlayabilecek kişiler, birilerini bile bile ellerinde hamur gibi de yoğurabilirler. Ellerinde hamur gibi yoğurdukları kişiler ise, kötülük nedir bilmeyenlerden çıkar genellikle. Ve inat, insanı her zaman korumaz. İnatçılığın tadı, ancak bir başka inatçı ile birlikteyken çıkar. Tek başına kuru kuru inat olmaz.


İnsanın kendi çizdiği labirentinde yolculuk ederken, bir yaş gelir, o noktada artık bazı köşeleri bazılarına verirsin. Yerler edindirirsin onlara, başlangıcından ve sonundan tutup en nadide bir incelikle yerleştirirsin benliğine onları. İyi mi kötü mü bilmem. Ama yaşı ilerledikçe, labirentinde kaybolmaz artık insan, içinde dönüp durduğu benliğinin parçalarını tutan elleri bilir. Fakat o eller, artık geçmişteki insanların elleri değildir; kendimizi yoğurduğumuz ilişkilerde elimize bulaşan hamur kendimize ait yeni bir kıvamı oluşturur. O kıvama gelmeye neden olan, engel olan, katkısı olan tüm ilişkiler değerlidir. İnsan biz yaştan sonra  düşüp kalktığı çukurları bilir, tökezlediği noktaları görür.  Ömrü, neredeyse yarıladığın zaman, tutulmadık bir dolu boş köşe içinde, bir çok duyguyla köşe kapmaca oynamaktan yine de vazgeçemezsin. Labirentin işgal altındaki köşelerinde; suçlular, en büyük aşklar, en çok sevilenler, yitirilmiş kişiler, en mutlu olunduk zamanlar, çekilen tüm acılar koltuklarına yerleşmiş hep birlikte seni seyrederler. Ama en güzeli, baş köşeden senin kendini izlediğin anlardır. O anlardır ki; geleceği kurar, geleceği kurtarır.

İnsan bilmediği şeyden korkar, ben bildiğim şeylerden korkarım. O labirentin köşelerinde yerleşen duyguları iyi bilirim, kendi labirentimi de, hapishanemi de tanırım ben. Özgürlüklerimin karıştığı uçsuz bucaksızlıkları da bilirim.

Hayatta aşk yüzünden dünya kaç bucak anlamış, gecesi gündüzüne kavuşmuş, mektuplar yazmış, diller dökmüş, sırf sevmeye inadından aşkını kurutup, bile bile çürütmüş insanları severim. Onların hamurlarının kıvamı benimkine yakındır.

Bazen her şeyi yıkmaya bir sel gerekir. Yeniden inşa etmek istemeyeceğin kadar yıkılıp dökülünce her şey, belki peşinden bir ferahlık da gelir. Onu görmeyi yolun diğer yarısına ertelemişiz demek.

Bu gün bir zamanlar -değişik değişik zamanlar- bana yazılmış mektupları buldum. Oturup yeniden okudum. İçinde her şey vardı; labirentin içinde köşe başlarını tutan her şey.

İçinde başka benler vardı, kendimi izledim. Kendime güldüm, kendime şaşırdım. Ama hiçbiri şimdi durduğum köşe başının işaretçisi değildiler. Hiçbiri yolun yarısından sonraki erguvan kokulu sabahları anlatmıyordu; hiçbiri geleceğim değildi; hatta o zamanın gözüyle yaşanan geçmiş, şimdinin ne izlerine, ne seslerine sahipti.  Değişim en şahane şey.

Ara Dinkjian açtım, meeting my past dinledim, gülümsedim.

Hayat ne güzel. Zaman koşuyor.

Bir de vanilyalı çay olsa...












2 yorum:

Deniz Kılıç dedi ki...

Sindire sindire düşüne düşüne okudum,çok güzel bir paylaşım,emeğinize sağlık...

Zeynep Giray dedi ki...

Güzel bir dilin var. Tebrikler.