3 Şubat 2015 Salı

Sen Kendinde Ol Yeter*

Zaman gelip geçtikçe, insan görüp geçirdikçe anlıyor; en değerli şeydir kendin gibi olabilmek.

İnsanın kendi gibi olmasını engelleyen en acayip şey ise egosudur.

Ego insanın "olmadığı biri gibi" davranması için durmadan dürtükler. Kafamızda yarattığımız "olması gereken kişi" aslında çevreyle birlikte yarattığımız bir illüzyondan da ibarettir. daha zayıf olduğunuz durumlarda hep güçlü görünmek, kendimize yarattığımız güçlü "imaj" duvarlarının ardında kendimizden bile gizlenmek aslında çok acılı bir yoldur. Ne kadar kalın duvarlara sahipseniz, vicdanınızın, kalbinizin, iç sesinizin kıvranmasını da o kadar az hissedersiniz. Etrafa bir bakın, ne kadar çok insan böyle yaşıyor.

Tıpkı yıllar içinde değişen moda akımları gibi, özellikle değer atfedilen kişilik özellikleri de yaşanılan dönemin dinamiklerine göre değişkenlik gösterir. İnançlı olmak, inançsız olmak, apolitik duruş, pek politik duruş, çocuk sevmek, evlenmemek, tek eşlilik, çok eşlilik, kır düğünü, jet gibi yabancı ülkelerin romantik şehirlerinde kıyılan nikahlar, çocuksuzluk, kariyer, her cinsten sayabileceğiniz "seçimler" aslında bir çok toplumsal dip dalgasının insana vurup geçtiği yerlerde izler bırakan koşullanmalardan ibaret olabilir.

Zevkleriniz değişebilir, dert ettiğiniz konular değişebilir, kendinizi ortaya koyma biçiminiz, seçimleriniz elbette değişebilir, ama en fenası insanın kalbinin değişmesidir; kalbinde yer eden şeylerin değişmesidir. "Kalp kuruması" denilen şey insanın kendini unutması ile başlar.

İnsanın belki de sadece kendinin bildigi defolarının üstünü örtmek için başka bir kabuk altına saklanmaması, zafiyetlerinden, var olanlardan ya da yok olanlardan yana  kendi kendine karşı  dürüst olabilmesi, içindeki iyi varlığı köşeye itekleyip egonun kırmızı halısının altına süpürüp atmaması, olduğu gibi değil de, olması beklendiği gibi davranmaması ise gerçekten zor. Sonuçta herkes, başkalarının serdiği kırmızı halı üzerinden hayranlık uyandırma oscarına yürümeye meyilli. Yaşadığımız dünyada herşey ama her şey  insanın yüceltmek istediği yanlarına "görünürlük" kazandırmak üzere inşa ediliyor. Twitter hesaplarımız, instagram hesaplarımız, facebook hesaplarımız hep başkalarının gözündeki konumlanmamızla ilgili.

En güzelinden rating peşindeyiz.

İşin tuhafı, belki artık tuhaf olmayanı, düzen öyle bir kurulmuş ki, alkışladığımız insanların gerçek hallerini de bilmekten uzağız,  onlar da gerçek hallerini seyircilerinin kurdukları haller üzerinden yeniden inşa etmiş durumdalar. Kimse kimseyi gerçekten bilmiyor, tanımıyor. Onay almak için çırpınan, tribünlere doğru inşa edilmiş kişiliklerin arkasında herkes kendini unutmuş.

Daha doğrusu kendi gibi olabilen, kendi gibi davranabilen yok denecek kadar az.

İnsanın insanı kandırması aslında hiç zor degil. İnsanın kendini kandırması da kolay. Bazen öyle olmayan şeyleri öyleymiş gibi kabul etmek, öyleymiş gibi anlatmak da büyük yalana girmiyor; aslında kişinin önce kendine söylediği yalanlar sınıfına dahil. İtiraf dediğimiz şeyler de bir cins öze dönüş sayılır. İtiraf çalışması çok şahane bir şeydir. Kendi kendinize yapmaya başlarsanız gittikçe "birilerinin sizden beklediği gibi" ya da "böyle olması daha iyi" dediğiniz gibi değil de tam da kendiniz gibi davranmaya başlayabilirsiniz. Alkışlayanlarınız azalabilir, ama öze iner. En güzeli. itiraflarınız ne kadar azsa o kadar kendiniz gibisinizdir. İçten içe seslendirmeniz gereken şeylerin üstünde hissettiklerinizi, var olanları, tüm durumları içeriden dışarıya korkusuzca seslendirebilir haldesinizdir.

Geçenlerde iş ortamlarında bir toplantıya girdim; karşımda bir şirketin estirip duran en üst düzeyde yöneticilerinden bir kadın, karşısında oturanları ezik ezik eziklerken hayretler içinde kendisini izledim. Çünkü sonradan kendisinin 18 li yaşlarda yurt koridorlarında gezinen hallerini, kıvırcık saçlarını ve elinde bir kalıp sabunla banyoya yürüyen gülen beyaz suratını anımsadım. Hayat insanı bu kadar değiştirebilir mi? Bir noktada ne oluyor da bu insanlar insana ait en has özelliklerden, hoşgörüden, sevgiden filan uzaklaşıp acayip bir şeylere dönüşüyorlar?

Sonradan ortak bir arkadaşlarımızın albümünde bir pazar günü keyifli bir kahvaltıda çekilen fotoğraflarını gördüm. Aynı kıvırcık saçlı kız çocuğu, belli ki tüm kimliklerinden sıyrılmış, yumurtasını tuzlayıp yiyor haldeydi. Peki niye aynı gülen gözleri işyerindeki kimliğine, o yüksek ünvanlarının arkasına taşıyamamıştı acaba? Taşısa o yere gelebilir miydi? Taşısa orada var olabilir miydi? Acaba daha mı mutu biri olurdu? Daha sevilen biri? Şimdi mutlu muydu?

Her şey ve tüm kalıplar bizi kendimizden uzaklaştırmak üzerine kurulmuş dedik ya; çok doğru. her şeyi kategorize ediyoruz. Geçenlerde bir arkadaşım "iyi insan olmak yetmez" dedi. Nasil yetmez? Farkında değil misiniz, her şey iyiliği unutmak yüzünden oluyor. Tüm ayrılıklar, tüm itişmeler, tüm yoksunluklar. Ve ne kadar yazık ki kazançlar da bunun üstüne kuruluyor.

İyiliğin acizlik görüldüğü çok aciz zamanlar yaşıyoruz.

En acayibime giden şey; insanın kendini olmak istediği biri gibi göstermeye dair harcadığı çabadır. Belli bir yaşa gelmiş, halen yoğrulabilen bir hamursanız o da acayip. Birileri hiç olmadıkları gibi davrandıklarında önce çevrelerine bakarım. Kişilik ne kadar az oturmuşsa, o kadar çevresel tutumlar değişiklik de gösteriyor;  mesela yeni bir sevgilinin ekosisteminde, yeni bir iş yerinde, yeni bir çevrede farklı bir balık gibi davransan da japon japondur. Öyle bir şey.

Zafiyetleri gizlemek ne kadar önemli!  En güzeli olduğun kişi gibi olup elini attığın her işte yarattığın değerin içine "önce" kendini koymak değil midir? O koyduğun şeyi beğenmeyen almasın! Ama inanın ki bunca zamandır deneyimlediğim şey de şu; sadece kendin olabildiğin zaman hep daha çok seviliyorsun. Daha çok sevilmek amaçtır diye söylemiyorum, ama sevgi çok coşturan, çok zenginleştiren bir şeydir. Her ortamda böyledir. sevgi, bildiğim en şahane dolgu malzemesidir; tüm çatlakları onarır, tüm üşüyen yanları örter. Onaylanma ihtiyacı başka bir şeydir; kimi insanlar "onaylanmak istedikleri kişilere" göre kendilerini revize ediverirler. Uzaktan izlemek ayrı zor, yakında durmak başka zordur. "Yahu farkında mısın"? desen "senin bildiğin gibi değil" dediklerinde elinizden bir şey gelmez. Fakat en acayibi bunu diyebilecek, eğer kendinize körleştiyseniz bunu size anımsatabilecek kişilerin ancak en yakınlara sokulabilenler olmasıdır.

Ve kendilerini farklı suların balıkları olarak yüzmeye revize edip solungaçlarından kanat üreten balıklar, en yakınında durabilen kişileri genelde dinlemezler. Hangimiz dinledik? İnsanın kendine inanma ihtiyacı hep en temeldir; bu da tüm hayatın cilvesidir. Hayatta  en yakınımızda durabilenleri, en zayıf hallerinizi bilenleri dinlemek, söylediklerine duyarlılık geliştirmek çok önemli. Bir kere biri bana şunu demişti "Beni şu zamandan sonra tanıyanlar için tabi ki başka biriyim". Ne hazin.

Kendiniz gibi olduğunuzda size "deli" diyebilirler, delilik çok şahane bir şeydir. Neşelidir bir kere.

Herkesi sevmeye çalışmak geyik bir duruş gibi gelse de herkesin başını yastığa koyduğunda kendine itirafları vardır. Mesela "aslında kıskanıyorum" demek bir itiraftır, "aslında sevmiyorum" demek bir itiraftır, "aslında bence önemsiz" demek ya da "aslında istemiyorum" demek bir itiraftır. "Aslında seviyorum" demek bir itiraftır, "mecburum" bir itiraftır, " bıktım" "söylemekten korkuyorum" bir itiraftır.. Ve çok güzeldir. Bizden beklendiği için tam tersi davranmak, "zannedilen kişi "olmaya dair alicengiz oyunlarında top koşturmak da kuşkusuz başarıdır. Ama insanı tüketir. Sevdiklerini, sevenlerini de tüketir.

Tamamen olduğumuz gibi davranabilmek bence çok değerli. Her işte, her ilişkide. Göbeğim varsa var diyen kadınları severim, içimde aslında bu var şu var diyebilen insanları severim. Çok üzüldüm, çok yıprandım diyebilenleri, ben onu çok sevdim, amma da hata yaptım diyebilenleri çok severim.  İnsan önce kendinden kaçmasın yeter. Zaten kaçtığınız kendiniz sizi geceleri uykunuzda bile kovalar. Yalan mı?

Her ortamda aynı ben olmaktan çok mutluyum. Valla billa. Kimsenin konumlandırmasına hizmet etmeyen neşeli bi insanım. Her şey olur, her şey geçer. Geriye ne kadar sevdiğiniz ne kadar sevildiğiniz kalır. Gerçek şeyler twitter hesabından gelmez, göz yaşınızı görmemiş sevgiliden, beraber ağlayıp gülemediğiniz dosttan hayır gelmez. İnsanın kendi gibi olması ayrıca çok net bir durumdur, netlik en güzel şeydir, kimseyi oyalamaz, kafaları karıştırmaz. Hayat boşu boşuna oradan oraya savrulmaz.

Size İzmir'den çiçek getirdim. Annem yanıma yolluk diye koydu. "İstanbul'da çok pahalı evladım hep bulamazsın dedi" Nergis ne güzel bir çiçektir...

* Redd, Doğan Duru şarkısı. Kendisine selam çakıp kucaklıyorum.
















3 yorum:

blueagenda dedi ki...

Yazınız bana çok iyi geldi. Hele de kendin gibi olmamanın bu kadar prestijli olmadığı zamanlarda ... Çiçekler için ayrıca teşekkürler:)

hekimsel dedi ki...

pınarcığım ne güzel yazmışsın, bugün bunları düşünücem

Miras Erist dedi ki...

erçekten iyi diye tanımlanabilecek insanları, eze eze yoğurur gibi vicdansız insanlar haline getiriyor toplum. O barğıran arkadaşta bir dönem çok azar yemiştir. Doğanın kanunu oldu artık