27 Temmuz 2016 Çarşamba

Kendime doğru son çıkış; Ben niye varım?


"Ben neden varım" sorusunu bir kere bile sormamış olanları sağdan çıkışa yönlendirelim.


Uzun ve yuvarlanmalı bir yazının içinde kaybolmaya varsanız, kendinize bir çay koyup gelin. Çünkü tahmin edebileceğiniz gibi yazasım var, ve bu okuma seansı uzun olacak.

Hayatın amacı ile ilgili epey kafa yorduğum çağlar boyunca baya bir duvara tosladım. İlk tosladığım duvar dinler arası ayrım duvarıydı.

Altı filan yaşındayken bir yerlerden öğrenmiş evin içinde durmadan haç çıkaran (tabi ki Ortodoks haçı, önce sola sonra sağa) ve bunu tik geliştirmiş gibi durmadan tekrar eden bir çocukken, babaannemin "cehennemde yanacağımı" söylemesi ile uykularım dağılmıştı. Aralıksız her gün haç çıkarıyor, sonra kesin cehennemde yanacağım düşüncesiyle geceleri ağlayarak dua ediyordum. Sonradan bu halimi farkeden babaannem, Kadir gecesi açılan göklerden meleklerin göründüğünü, kendisinin bunu gördüğünü ve eğer ben ve kardeşim bunu görürsek kesin cennete gideceğimizi söyledikten hemen sonra uykuya dalmış, ancak Kadir gecesinin ne zaman olduğunu söylemeyerek geceleri gökyüzünden melek görünmesini bekleyen uykusuz bir torun nesli yaratmıştı. İlkokulda İslam dinini seçmeyen herkesin cehennemde cayır cayır yanacağını söyleyen din öğretmenine bağırarak kafa tuttuğum için cezaya konulmamın travmasından daha ağırı, okulda en yakın arkadaşım olan ve  her öğlen beslenme çantasında ne varsa paylaştığımız Maria'nın cehennemde yanmasını düşünmenin acısıydı; kemirdiğim kurşun kalemler bu acıların izlerini taşır.

Karşılaştığım ilk ayrımcılık buydu diyelim.

Kendimi bildim bileli bazı bilimci arkadaşlarım tarafından "inanç geni"ne sahip olmamla açıklanan biçimde, bilinmeyen bir yerlerde daha hiç bilemediğim bir dolu şey olduğuna; dahası "ben" diye tanımladığım varlığın bu beden kütlesi dışında ve ötesinde bambaşka bir şeylerden ibaret olduğuna inandım. Gücüm bu kadar değildi herhalde, insanı süper kahraman yapan şey de sevgiydi, buna emindim. Çünkü sadece sevdiğiniz zaman cesaret edebilir, dağları delebilir, enginleri aşabilir, kendinizden taşabilirdiniz, insan sevdiği için süper kahraman gibi davranmaktan hiç çekinmezdi. Babam ve annem, kendini sevdikleri için feda etmenin, hiçe saymanın bedenlenmiş haliydiler; ki kendini sevmenin de çok değerli bir şey olduğunu anlamam, bu "feda etme geni" yüzünden çok geç olmuştur.  Neyse bu da başka bir yazının konusu olsun.

Onsekiz yaşlarımda "O ne ya?!" diye başladığım meditasyonlar, reikiler, Hindistanlarda aşramlarda diz dirsek çürütmelerin hemen hepsi hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Çok fantastik şeyler de görmedim değil. Usta çırak ilişkisinin değerine inandığım için, bir öğreten olması da bana harikulade geliyordu; yeryüzünde bilinmeyenlerin gizemini bana açacak bir öğretmen elbette olmalıydı, gerçek bir öğretmen kesin vardı. Bin türlü yerde tekrarlandığı gibi  "öğrenci hazır olduğunda öğretmen" gelecekti herhalde.

Bu yolculuk boyunca bir çok deneyimim oldu. Anlatmaya heveslendiğim zamanlarda tam anlatamadığımı düşündüğüm, anlatmaktan vazgeçtiğim, anlatmak için sadece üstünkörü olanları seçtiğim doğrudur. Deneyim sadece deneyenle bir bütün anlam ve kayıt içerdiği için, anlaşılmayacağını düşündüklerimi anlatmamayı seçer, anlattıklarımın da kayda değer bulunmamasından  alınmam. Bir çok insanın aksine, "biliyorum" diyebilmek için somut bir kanıt sunamamak beni hiç üzmüyor. Bu konuda arada kalmış biri değilim. Bazı şeyleri kalp bilir ve bunu kanıtlayamazsınız.

Tüm duygu ve düşünüşlerini sözel olarak ifade etmekten zevk alan, buna yatkın biri olarak, susmanın değeri kadar, içi dışı bir ifadelerin de, insanın kendisini olduğu gibi ortaya koymaktan çekinmemesinin de çok değerli olduğunu kendisinden uzaklaşmış insanlar tanıdıkça anladım. Yani; birinin kendi zannettiği şey ile olduğu arasındaki fark, ya da kendini göstermek istediği ile olduğu arasındaki fark tüm insani ilişkileri dinamitleyen bir şey. Ne olduğunu görüp kabul etmek ise çok değerli bir meziyet. Ancak gözden kaçırılmaması gereken şey de şudur; bir şey gibi olmak istersen olmayı başarabilirsin. Bu anlamda; eğer kendimiz için idealize ettiğimiz bir durum var ise, ifade ettiğimiz diyelim; bunu yapmaktan da vazgeçmek iyi bir fikir değil.

 İnsan eninde sonunda enerjik bir yansımadır; hiçbir şey tesadüf değildir. Olmak istediğiniz gibi davranmaktan vazgeçmeyin, bir gün o oluverirsiniz...

Hayatta kötü şeyleri yinelemek, negatif düşünüşleri sürekli dile dökmek de aynı şekilde onların içimize, benliğimize tüm yoğunluğu ile yerleşmesine neden olmaz mı? Hayatta negatif bir yerden tutarak, pozitif bir sonuç elde etmek mümkün müdür? Bence değildir. Bu nedenle, sevgide olsun, kabulde olsun, insanın zorlandığı zamanlarda pozitif söyleyişlere sarılması güzel bir şey. Ama ne derseniz deyin; önce kalbin yumuşak olması lazım. Kendi etrafını negatif duvarlarla öre öre katılaşmış kalplerle uğraşmak için hayat çok kısa. O nedenle etrafımdakileri de seçiyorum ben. Ya da onlar beni seçiyorlar. Ama bir şekilde, nefret bilmeyen, öfkeden beslenmeyen insanlarla çevrili olduğum için şanslıyım.

En son, hayallerin Jüpiter, gerçeklerin Sirkeci olduğu bir spiritüel yol deneyimi sonrasında epey çok şey öğrendim. İnsan denilen varlığın içinde bulunduğumuz düzeyde bozulmamışlığının imkansızlığını, ego denilen örtünün ağırlığını, bu yolda yürürken güce kurban olmamış bir bedenlinin bulunmadığını iyice anladım. Usta aramayı safhane bir çaba olarak geride bıraktım. "Kendi kendinin ustasısın" geyikleri de bir kulağımdan girip diğerinden çıktı ne yalan söyleyeyim. Kendini bilmek ve anlamanın zorlu yollarında aslında kalbimizin sesi ile yalnız olduğumuzu anladım. Fakat cızırtı yaratan o kadar çok şey var ki; kalbin gerçek sesini duyabilmek çok değerli bir meziyet.


Çok değer verdiğim ve anlatsam 21. yy'da bile herkese gayet fantastik gelecek şeylerini bildiğim, bir kısmına şahitlik ettiğim kişiler de olmadı değil. Elimde onlardan kalan pek bir şey yok. Notlar aldığım bir defter, bir ipin ucuna bağlı bir ahşap parçası ve bir badem çekirdeği... Bu nedenle yanlarında geçirdiğim zaman boyunca hissettiklerimi ve yaşadıklarımı belgeleyemiyorum ancak insan olmaktan kaynaklı hata paylarını kendilerine teslim ettiğim bu kişilerle karşılaşmış ve azıcık ucundan öğrenmiş olmam, herhalde bu yaşamımın şansıdır, karmasıdır. Tüm gördüklerim bana hep şunu düşündürdü; insan olarak muhteşem güçlere sahibiz, hepimiz süper kahramanlarız, fakat ayarlarımız bozuk. Çünkü şu an içinde yaşadığımız dünya, çevredeki hemen her şey son derece ayarsız bir zeminde, olabildiğince kötülük, nefret, öfke içeriyor. Dünyanın ayarı bozuk. O ayarı önce kendimizden düzeltmeye başlamak gerek.

Güç peşinde koşmayı yeriyoruz ya; insan en çok kendi gücüne köledir. En güçlü duygu "ben" olmaksa eğer, güçlü olduğunu düşündüğünüz özelliklerinize atfettiğiniz değer de sizi köleleştirebilir. Kendi gücünüze tapmak da çok tehlikelidir. Farkedemezsiniz. Kendi zekanıza, "ben"den gelen isteklerinize, kurallarınıza, yarattığınız, dealize ettiğiniz şeylere, önem atfettiğiniz durumlara, yücelttiklerinize ve başardıklarınıza dair geliştirdiğiniz sinsi hayranlık ve sahiplenme çok tehlikelidir. Önemsediğiniz şeyler, hayatta neyi "başarı" olarak algıladığınız, neye hayran olduğunuz size dair çok önemli ipuçları içerir. Bunları kendinize doğru tersten okumayı başarırsanız, kendinize dair önemli farkındalıklar geliştirebilirsiniz. Bir başka deyişle; elinizde tutmak istediğinizden daha önemli olan, onu niye tutmak istediğinizdir.

Bırakmak istemediğiniz şeylere bakın, bırakamadığınız...Orada kendinize ait farkındalıklar göreceksiniz.O sarıldığınız şeyleri bırakmayı başarabilirseniz, açılan boşluklara şifa niyetine yeni insanlar, güzel şeyler, bambaşka tonda renkler dolacak.

Alçakgönüllü görünen pek çok insanın muhteşem egolarının olduğunu, sessizlik ve bilgeliği eşleştiren bir çok insanın konuşan zihninin susmadığı, sevme ve kabulün unutulduğu geniş zaman kipinde yaşıyoruz. İnsanlar hakkında pozitif ya da negatif şekillendirdiğimiz algılarımız, gerçekten onların içlerini yansıtmıyor. İnancım şudur ki; zafiyetini göstermekten kaçan kişinin gerçek sevgiye ulaşmak için duvarı aşması zordur. "Her neysem oyum ve bu şekilde çok seviliyorum" diyebilme şansı herkese nasip olmaz ama bunu yaratan yine o kişinin kendisi değil midir? Önce kendini sevmek çok değerli değil midir? Kendini sevmek ise aslında "ben buyum yerse" den değil, kendimi anlıyorum, kendime şefkat gösteriyorum, kendimi olduğum gibi ortaya koymaktan korkmuyorum diyebilmekten geçiyor. O zaman tam oluyorsunuz, tamlanıyorsunuz. Önce kendisi ile tamlanmayan hiç kimse, bir başkası ile "tamlık" yaşayamaz ki.  Bir durup bakın, etraf ilişkiler içinde yalnız kalmış insanlarla kaynıyor. Nedeni; kendilerini sevmemeleri, kendileri ile tamamlanmamışlıkları. Hepimizin göğsünde içinde rüzgarlar esen kocaman delikler var; yok mu? Vardır. Ama o delikleri önce kendi dallarımızın reçineleri ile sıvamamız gerek; beslendiğimiz toprağın suyu ise, dostlarımızdandır; sevgililerimizden, sevdiklerimizdendir. Onlardan aldığımız can suyudur bizi iyileştiren. Ama reçine kendi içimizden gelen sevmek tutkalıdır. Ne kadar çok sevebiliyorsanız o kadar sağlamsınız.

Fakat sevmek de çok zorlu konudur bilirsiniz; kendi egon için sevmek, kendini beslemek için bazen farkında olmadan gerçek olmayan şekillerde davranmak, kendini iyileştirmek için, sırf başkasından bize iyi gelen hisleri alabilmek için "öyleymiş" gibi davranmak var. Kendini ikna etmek var. Böyle olduğunda hem kendiniz hem de karşınızdaki size o kadar yük olur ki; bir süre sonra bakmışsınız, nefessizsiniz. Nefes alamadığınız, kendinizi ve karşınızdakini hasta ettiğiniz ilişkilerde "gerçek sevgi"den söz edilebilir mi?

Sevmek iyileştiricidir. Gerçek sevgide ikna olmak gerekmez.

İkna olmak ve kabullenerek sevmek ise çok ince bir çizgi barındırıyor. Kendinizi birileriyle olmak için ikna ediyorsanız, orada devreye giren başka şeyler var demektir; ikna aslında zorlanma-zorlama içerir. Kabul ise, kendiliğindendir. Aslında kabul edemediğiniz, ama içinde kalmaya ikna olduğunuz ilişkiler sizi eninde sonunda hasta eder. İyileşmek için kendiliğinden bir akışa dönmeniz gerekir. Ve biliyor musunuz, kendisi gibi ve kendiliğinden şeyleri yaşamanın, bulmanın çok zorlaştığı bir dönemdeyiz. O yüzden buldunuzsa bırakmayın!

Fakat sizi yaralayan, başkasını yaralamanıza neden olan hiçbir durum için, hiçbir iletişim biçimi için kendinizi ikna etmeyin. Sevmek bir ihtiyaç birliği değildir. İhtiyaca dair oluşan sevme biçimleri çok saf şeyler içermez. Birinin sevgisini, ilgisini, özenini farkında olduğunuz ya da olmadığınız ihtiyaçlar nedeniyle kabul ettiğiniz, buyur ettiğiniz durumlarda, mutlaka bir taraf eninde sonunda yaralanır. Gerçek sevmelerde, ihtiyacınız olan şeyler kendiliğinden bir akışla tamamlanır. Bu öylesine ince bir konu ki; durup herhangi biri ile yürüttüğünüz iletişimin temeline bakarsanız, orada kendinize dair pek çok alt yazı da görmeniz mümkün. Okuyup okumamak size kalmış.

Spirituel yolculuğum boyunca ucundan kenarından bulaştığım, öğrendiğim, şu an bildiğim hiçbir tekniğe şu an tamamiyle inanmıyorum. Uyguladığım, öğrendiğim hemen her tekniğin inanılmaz faydasına rağmen, bunların insanı içsel yolculuğunda nihai bir anlayışa yöneltecek şeyler olduğuna inanmıyorum. Elde edilecek yardımcı faydalar, kendi içsel yolculuğunuzun neye doğru olduğunun farkına vardıktan sonra size hizmet etmeye başlıyor. Kendini bil. Kendini gör. Elde edilecek fayda budur. Eğer bir uygulama, bir teknik sizi kendinize kör ediyorsa, bu faydadan çok zararlı bir şeydir. İnsan acılarından kaçmak için arayışta bir varlık ve geçici iyileşmeler sağlayan bir çok teknik, uzun vadede insanı aydınlığa yöneltmiyor. Bu tekniklerin her biri, yolunuza tutulan cılız ışıklar, ya da kocaman projektörler olabilirler, ama yürüyecek sizsiniz. İleride ne var, siz bileceksiniz.

İnsanların iyileşmeye öyle çok ihtiyacı var ki. Geçmişinden iyileşmeye, bu gününü iyileştirmeye o kadar çok ihtiyacı var ki.. Sunulan bir dolu tekniğin, kurtarıcı gibi yapışıldığı durumda, kendi benliğimize dair körleşme yarattığı fikri bende çok geç uyandı. En kolay şey; olan biten her şeye ve kötü giden şeylere bakıp bunu iyileştirme gücünü bir başkasına, başka şeylere devretmek. Denedim biliyorum. İnsana inanç kadar ferahlık veren hiçbir şey yoktur. Sonuçları ve nedenleri kendimizden başka bir şeye yüklemek kadar şahane bir ferahlama yolu daha yoktur. Ve sunulan araçlara kendinizi tamamen bıraktığınızda, aslında yöntemleri kendinize giden bir yolda bir yöntem olarak değil de, tamamiyle kurtuluş çaresi olarak ele aldığınızda mesele çok çetrefilli bir hal alıyor. Bu din için de, new age spiritüel şeyler için de, kadim doğu öğretileri için de böyle.

Bizler amaçtan kaymaya, araca sapmaya, araca tapmaya çok hazırız.

Bizi en çok da sevgisizlik zayıflatıyor. Böyle deyince yeri göğü sevesi gelen arkadaşlarımı ayrıca selamlarım. Sevgisini gerçekten paylaşabilenleri, sevdiklerini her hallerine rağmen sevgiyle ve yargısızca kucaklayabilenleri ayrıca selamlarım.  Fakat esas tuzak, sevgi zannettiğimiz, sevmek zannettiğimiz şeyin egomuza hizmetini ayırabilmekten de geçiyor. Bir kadın olarak, bir erkek olarak, dost olarak, anne olarak, kardeş olarak, baba olarak; kuşandığımız türlü rollerdeki sevme biçimlerimizin farkına varabilmek, korkularımızı elimize alıp bakabilmek aşırı zor. Bu nedenle de zaten insanlar bir çok yolu seçiyorlar; en sık seçilen "düşünmemek" "boşvermek". Fakat ben, hayatı akıp giden nehirde süzülen bir yaprak gibi yaşayabilecek türden bir ruh değilim diye düşünürüm sık sık. Akışa bırakmak kavramının da yanlış anlaşıldığını da düşünüyorum.

 Hayır, akışa bırakmayın. Akışı anlayın. Akışa bırakmayın, akışı yaratın. Siz akışın içindesiniz.

Bir yaşam amacı edinmek çok zor bir şeydir. Eğer edindiğiniz amaç ruhunuzu yanlış besleyecek bir şeyse eninde sonunda patlar çünkü. Etrafımda yaşam amacı olarak çocuğunu belleyen, olmadı kocasını, sevgilisini merkeze koyan, yaptığı işi varlığının bütünleyicisi sayan, hiç olmadı kediye köpeğe kendini veren çok fazla insan var. Doğamız bu ve aman yanlış anlaşılmasın; bunlar kötüdür, olmamalıdır demiyorum. Fakat yaşamda mutlu olma hallerinin herhangi bir şahıs, bir uğraş, bir iş, bir durum üzerinden şekillendiği her zaman insan zayıf düşüyor. Kaybetme korkusuna yönelince sevginiz, artmıyor, yalnızlığınız çoğalıyor.  En sevdiğiniz sevgili, en hoşunuza giden iş, en değerli aile artık bir gün olmadığında, varlığınızı sürdürmenin bir yolunu yine kendi içinizde bulmuyor musunuz? Yalnızlık önemli bir paradoks. Asla yalnız olmadığımız gerçeği ile bütünsel düşünülmeli.

Benim  ucundan yaklaştığım hayat amacım, galiba, kendini unutmaktır.

Kendini unutmak çok katmanlı bir tanı olabilir. Kendinden vazgeçmek demiyorum.

"Ben" olmayı unutabilecek kıvama yolculuk etmek galiba benim hayat amacımdır. Kendinden başkaları için vazgeçmek ve kendi değerini unutacak feda etmelere girmek değil sözüne ettiğim. Kendini unutmak en zor şey. "Ben" demeyi unutmak gerekiyor çünkü. Ben dediğin zaman direttiğin kuralları unutman gerekiyor, etrafındaki herşeyi ve dahi sevgini "benim istediğim gibi ise" diye koşullamaktan kaçınmayı içeriyor. Aşırı zor değil mi? Hepimizin içinde katman katman benler var; tutunduğumuz, bildiğimiz, vazgeçmediğimiz, vazgeçtik "büyüklüğünü" gösterdiğimizi zannettiğimiz...

İnsanoğlunun en şahane özelliğidir bence unutmak. Hayatta unutamayacağımız hiçbir acı yoktur; hiç kimse yoktur. Unutmak hayret verici derecede iyileştiricidir. Eğer ölen babamın acısı o günkü gibi kalsaydı, şimdiye herhalde sağ çıkamazdım; eğer "asla unutamam" dediğim sevgililerimi unutmasaydım, herhalde asla yeniden sevemezdim. Unutmak yeni şeylere yer açar; yeni acılara da yer açar, yeni sevmelere de yer açar, unutmak meziyettir. Unutmak insanı zenginleştirecek yeni şeyleri sunar hayatta. Yanlış anlaşılmasın; buradaki unutmak farklı bir ince anlam içeriyor. Unutmak yok saymak, olmamış saymak değil.

Ama demek istediğim aslında direk olarak da şu: Unutun.

Sizi üzen şeyleri, kıran şeyleri, hayatınızı kasıp kavuran fırtınaları, unutun. Eğer sizi siz yapan şeyler; yediğiniz kazıklar ise, sizi siz yapan şeyler, acıdan öğrendikleriniz sanıyorsanız bence yanılıyorsunuz. Yanılıyoruz. Bunlar ancak sizi sahip olduğunuz safça sevme ve kendini unutma yeteneğinden uzaklaştıracak yeni duvarlar oluşturur. Duvarların arkasından sevemezsiniz. Her unutulmayan şey, duvarda bir tuğladır; unutun. Unutun içinizde meltem rüzgarları essin. Unutun, iyi şeyleri anımsamaya, iyi şeyleri yaşamaya yer açılsın. En berbat şey kişinin geçmişine sarılmasıdır. Geçmişi unutun. Geleceğe de bu güne de yer bırakmayan şeyleri unutun.

Kimsenin unutamadığı tek şey vardır bence; kendisi. Kimse kendisini unutmaz.

Benim hayat amacım, kendimi unutmaktır. Kendimi unutmayı çok isterim. Tamamen ben demekten uzaklaşabilmek, kalbimden doğru değil de egomdan doğru tanımladığım şeylerden uzaklaşmayı bunları farkedebilmeyi çok isterim. Herhalde çok çok az başarabiliyorumdur. Fakat her yeni tanışıklık, her yeni insan, her yeni gün, her yeni yaşanan bana yeni bir imkan sunuyor. Kendimi unutmayı gözden geçirme imkanı. Kendinizi gözden geçirmeyi unutmayın. Eğer neyi neden yaptığınızın arkasındaki zayıflığı görürseniz, o mutlak bir güce dönüşüyor. Size ait bir güç, dışarıdan gelen, başkasının sağladığı bir güç değil. Geçici değil. Davranışlarım ile ilgili geri bildirim almaktan genellikle hoşlanan biriyim. Eğer o geri bildirim içinde sevgi içeriyorsa, yergi ve yargıdan uzak ise, empati içeriyor ise çok değerlidir. Eğer sizi gerçekten anlamaya çalışarak, sevgiden yana bir geri bildirim vereniniz varsa ona sarılın. Size verdiği geri bildirimlere tepkinizi oluşturan şey o cümlelerden akan sevgidir; ya da akmayan. Kişinin egosu ne kadar katılaşmış ise, başkasına bakışı da o kadar katıdır. Gerçek sevgiden yağan bir değerlendirme, bir geri bildirim bana beni gösterebilir, karşımdakinin derinde yatan başka hislerini de gosterebilir, zafiyetlerimi gösterebilir, ve en çok karşımdakinin zafiyetini gösterir.  O zaman o kişiyi o zafiyeti ile sevmeye karar verebilirim.

Çok anlatmak bazen bilmeyi gölgeliyor gibi görünse de; eksik görünmeyi umursamam. Gerçek sevgi, zafiyetleri sevebilmekten de geçer. Ancak kendini unutabilenler gördükleri zafiyetleri de baştacı edebilirler. Ancak kendilerini unutabilenler başkasına gerçekten yardım edebilir, fayda sağlayabilirler.

Herkesi baştacı etmek, seçmeden yaşamak anlamına gelmez. Hayatımız bizim bahçemiz. Bu bahçemde neler ekeceğimi, hangi kokulu çiçeklerin, hangi dikenli güllerin, hangi kaktüslerin olacağını seçebilirim. Seçmediğim çiçekleri de sevebilirim. Ancak bu hayat bizim bahçemiz, bahçenize ekeceklerinizi seçin ki; gölgesinde dinlenecek ağaçlarınız olsun. Ayrık otu ayıklamak ile hayat geçmiyor, ayrık otlarını da sevin, ama bahçenizde yeşertmeyin. Bu zamanla öğrenilen bir şey sanırım. Sizi hasta ettiğini bile bile seçtiğiniz şeyler varsa, yapıştığınız şey o değil, kendi zafiyetiniz, buna kanmayın. Gerçek sevgiler çoğalır, yeşerir, artar, eksilmez, güldürür.. Büyük aşklar hep hüsranla mı doludur sanıyorsunuz? Hüsranla dolu olan insanın kendisidir. Gerçek sevgi neşe doludur, hafifleticidir. İlişkileri insanın kendi egosu, karşısındakinin egosu ağırlaştırır.

Etrafıma bakıyorum; o kadar çok insan zorla bir çerçeveye dahil olmaya, o çerçeveyi yaratmaya çalışıyor ki. Zorla girdiğiniz "ben de olayım "dediğiniz, "ben niye yokum" dediğiniz her fotoğraf eski bir albüm sayfasında kalmaya mahkum oysa ki. Çok sevdiğim biri sevginin tersi "korkudur" der. Korkarsan, yok olursun. Çünkü bir gün korku sevginin üstünü kaplayınca, geriye pek bir şey kalmıyor. Korku ise çok geniş bir kavram. İçi aynen sevgi gibi boşaltılmış bir kavram. Korku güçlü de bir duygudur ve boşvermişlik korkuyu hafifletmez. Umursamazlık korkmamak değildir. Korkmak da her zaman çok kötü değildir; ama eğer bir şeyin kötü gitmesinden korkuyorsanız önce kendinizden korkun. İnsanın bir şeyleri mahfetme gücü her şeyden fazla ve hızlıdır. Kendi mahfettiğimiz dolu şey var. Korkarak mahfediyoruz, "ben böyleyim" diyerek mahfediyoruz, "ben ben ben" diyerek, "sen" diyerek mahfediyoruz. Ve tabi sonra unutuyoruz. Çünkü en büyük yeteneğimiz bu. Oysa kendimizi unutsak ya! Alınganlık mesela; aşırı benlik duygusunun bir sonucu. Ne kadar alıngansan o kadar zor bir hayatın olacak, etrafındakileri de o kadar zora sokacaksın, anlasana.

Eveeet... Bütün bunlar kadın erkek meselesine gelince patlıyor di mi arkadaşlar? Tabi ki patlıyor. Çünkü Havva ile Adem'in elması, sadece varoluşu başlatmak için değil, bir kadını herhangi bir yolla sinir eden bir adamın kafasında patlatmak için de var. Varoluş böyle. Varoluş meselesi çok neşeli, çok zevkli, çok antin kuntin bir konu. Bunları da başka zaman yazayım.

Ne mutlu birlikte gülebilenlere, ne mutlu yaşasın ya hayat ne güzel diyebilenlere.
 Ne mutlu acılarını karşısına alıp gülebilenlere...


ps. aşırı yazdım, buraya kadar okuyabilenlere ödül:  Morcheeba'dan gelsin; Enjoy the Ride.










2 yorum:

Aytül Örcün dedi ki...

Keşke bitmese diye tekrar sözcüklerin üzerinden geçerek okuduğum kitapları, sabaha karşı uyuyamadan bitirmişliğim olmuştur.Keşke bir kitabınız olsaydı.Ve bitmeseydi.Sevgilerimle...

serpil dedi ki...

Bu yazıyı saklamam ve zaman zaman tekrar okuyup kendimi daha iyi hissetmem gerek. Teşekkürler..