4 Ocak 2017 Çarşamba

Aramak ya da Aramamak! İşte bütün mesele bu!

Hayatta başıma ne geldiyse, aramaktan geldi.

Bir çok sorunun cevabını aradım; Bu hayatta varolma amacım sadece öylesine yaşayıp gitmek mi yani diye sordum kendime, sadece bu beden, bu duyular bu kadarla mı sınırlıyım ben diye düşündüm. Bana verilmiş bu yaşamı "boşa harcamama" gerektiği duygusuyla sürekli rahatsız hissettim, boşa harcamak ve harcamamak arasındaki anlamı düşündüm durdum.

Arayan "Mevlasını da  bulur belasını da" derler. Bir çok insan için mevlayı bulma yolları bir çok farklı şeyden geçiyor olabilir kuşkusuz, ama içinde yaşadığımız yüzyılda bu yollar epey de bir belayla dolu, içim ferah ferah söyleyebilirim. İlk gençliğimde beni Hindistan'ın güneylerindeki ücra köylere atan şeyle, bir matın üstünde dünyayı kurtaracağımı zannettiğim duygu tamamen aynı şeydi ve 44 yaşımda 4X4'lük bir performansa eriştiğim bu yıl içinde anladım ki insanın aradığı önce kendi olmalı. Ve "kendini tanımak"  "farkındalık" zannettiğimiz çoğu şey direk yanılsama dolu. Farkındalık zannettiğimiz çoğu şey,  kendimizi harika hissettiren egomuzun ikircikli bir oyunu.

İnsanın kendini başkalarından "farklı"ve "önde"  hissetmesi kadar aldatıcı bir duygu daha yoktur.

Hayal kırıklıklarımın bileşkesinde ise ortaya daha önce çok yabancı olduğum bir konu belirdi; şüphe. Fazlası zarar azı karar diyebileceğimiz bu hisse o kadar yabancıyım ki. Şüphe etmeden yaşamalarının mümkün olmadığını bildiğim değerli bilim insanı arkadaşlarıma buradan selamlarımı ayrıca iletiyorum; ama demek istediğim şüphe başka bir şey. İnsan önce bildiğinden şüphe etmeli. Memnuniyetle öğrendim ki "ben böyleyim" diye düşündüğünüz herşeyden şüphe etmelisiniz. Çünkü yaşanan deneyimler, gidilen yollar, dönülen yollar insana öğretiyor ki ne zannediyorsak o değiliz. Bu bile başlı başına ferahlık. Sandığım gibi biri değilim.

İnsanın egosunun farkında olması da tek elinde bir cetvel taşımak gibi. Yaramazlık yapmaktan kendini alıkoyamayan diğer eliniz, sizi memnun etmek için gururunuzu okşarken bir diğer eliniz ise şaplağı patlatıveriyor; beni gidi beni. Bunun farkında olmak ise pek de konforlu sayılmaz.

Bu güne dek deneyimlediğim ve içinden geçtiğim öğretilerin çoğunda ortak bir şey vardı; o yolda olduğunuz için farklı olduğunuzu hissetmek. Daha sağlıklı, daha güzel, daha iyi, daha korunmuş daha birşeylersiniz zannetmek.İnsanın amacını bulmuş hissetmesi kuşkusuz ki ayrıcalık hissi verir. Ayrıcalık hissi ise kimsenin yemekten kaçamayacağı tarçınlı ve portakallı bir çörek gibidir; her kim ya da ne size kendinizi "farklı" hissettirirse onun peşinden koşarsınız. Ego sevilmek ister, övgü ister, alkış ister. Özel olmayı herkes ister. Özel kalmayı herkes ister. İşte durum bu olunca bir süre sonra kendinizi özel hissedeceğiniz vaziyetlerin-durumların-insanların da peşinden koşmak paha biçilmez oluyor. Sonradan o portakallı çörekler midenize oturduğunda koşmaya başlıyorsunuz, kaçtığınız ilk şeyin zannettiğiniz kendiniz olması da şahane bir duygu...

Kim sıradanlaşmış olmayı kaldırabilir ki? En çok üzüldüğünüz zamanlar; biri için özel hissettiğiniz bir yerden sıradan olan bir başka yere geçmiş olduğunuzu anladığınız zamanlar değil midir? Egonun uğradığı bozgunu tolere etmek için türlü türlü yollar var; ama en güzeli kabul etmektir. Kabul çok değerli bir meziyettir, kabul ediyorum dersiniz ama içten içe asla kabullenemezsiniz. Sizi kemiren şeyler, kabullenemediğiniz şeylerdir. "Tercih edilmeme" duygusu mesela, müthiş bir ego tuzağıdır. Mutsuz insanların çoğunun mutsuz olma nedeni gelip birilerinin, bir şeylerin onları mutlu etmesini beklemeleri, ya da mutsuz edildiklerini düşünmeleridir. Mutluluk ise kalbin ortasında çalışan bir pil gibi, kendinden şarjlı ve güneş enerjisi dışında bir şeye pek ihtiyacımız yok aslında.

Şöyle bir durum da var; herkes aramıyor arkadaşlar.  Bazı insanlar kendilerini tamamen hayatın getirdiklerine ve götürdüklerine bırakmışlar, yaşamın anlamını sahip oldukları bir şeylerle tamlamışlar sürüklenip gidiyorlar. Oysa kocadır, eştir, çocuktur, sevgilidir, yetenektir, güzel bir bedendir, odur budur şudur, hepsi geçicidir ve insanın sarıldığı başka bir anlam yoksa hayat epey bir zor olacak demektir; Şimdi değilse bile sonra.

Anlam konusunda düşünmek ise çok değerli ve zorlu bir şey.

Geçenlerde Cem Şen hocanın 1. aşama eğitimini bitirdim. 2. aşamaya önümüzdeki ay başlıyorum. Eğitim sırasında bir ara yolumuz benzer bir noktada kesişen bir arkadaşım yanıma gelip "ayakları yere basan hoca bulmak ne zor değil mi?" deyiverdi. İçtenlikle onayladım. Bu dünyada maşallah kim varsa ayakları uçan halı, başı fezada çünkü. Bu anlamda Cem hoca bana süper geldi, normal bir insan çünkü. Şimdi böyle deyince bu yazıyı okuyan bir kısmınız bunu anlayacak, bir kısmınız da anlamayacak. Ama içim ferah ferah söyleyeyim; normal bir öğretmen görmeyeli çok olmuştu ve bana bakınca çakraların tıkanmış filan demeyen biri bana çok şahane geldi. Nedir bu yaptığın diye soran olursa da buraya güzelce bir ekşi sözlük girdisi bırakıyorum; isteyen okusun istemeyen okumasın.

 eksisozluk yi jin jing

Neyse ne diyorduk; aramalar bulmalar..

Geçmişten gelen en iyi öğrenmelerimden biri de şudur; ego bir enerji katmanıdır ve enerjin güçlendikçe egon da artar. Konu işte tam burada başlar. Kimse kendiyle uğraşmak istemez, etraftakilerle uğraşmak daha kolaydır çünkü. Olmayan, gitmeyen, yürümeyen şeylerin suçunu kendinden başkasında aramak daha konforludur.

Egosunun farkında olabilen insanların da populer olarak tuttuğu bir kaç yol var;

a) Ben hiçbir şeyim, sıradanım deyip durmak; ama bunu deseler bile tutundukları benliklerinden zerre ödün vermemek, sırf ağızda ben sıradan biriyim diye gevelemek, inadım inat duruşu.

b) Farkında olmak ve kendini yemek, kendini yiye yiye bitirmek, kendine eziyet etmek

c) Farkında olmak ve hiç takmamak, iç sesinden rahatsız edici bir şey duyarsa umursamamak, çünkü screen saver'lar hep güzeldir.

d) Hiçbiri.

Hiçbiri yolu oldukça zor. Çünkü normal olmayı içeriyor. İçinde yaşadığımız düzenin dayattığı bir çok biçim ve duruş içinde de en zoru normal olmak.

Spiritüel olarak bir çok insana fantastik gelecek bir çok şeyi gördüm, böyle olduğunu söyleyen kişileri de.

Bir çok insana fantastik gelebilecek deneyimlerim oldu; anlattıklarım da oldu anlatmadıklarım da. Gerçek olduklarını düşündüklerim ve rüyada olduğumu zannettiklerim de var.

Şimdi ise şunu soruyorum "ee naber gençlik?" yani gördün de n'oldu?

Yıllarca korunduğumuza, ayırıldığımıza, kayırıldığımıza inandık. Ben bir hocanın 5 yıl boyunca ayağının dibinde oturdum ve sonunda geldiğim nokta aslında hiçbir şeyi bilmeyen aptoş biri olduğumu anlamak oldu. Demek istediğim; şimdi artık kaçındığım yegane şey şudur; gözle görünmeyen vaad varsa orada ayvayı yemek de vardır. O vaadler öyle güzeldir ki, bir süre sonra sanrılarınızı kendiniz yaratırsınız, beyin şahane bir yaratıcıdır.

Sanrılar yaratmayın, gerçekliğe göbeğinden dalın. Bu gerçeklik ise ne kadar sağlıksız yaşıyor olduğumuz, ne kadar boş şeylere üzüldüğümüz, ne kadar saçma sapan konuştuğumuz üstüne olabilir mesela. Buradan başlayabiliriz. Uçan halıyla gidilecek bir başka evren filan yok, şimdi buradayım ve burada bana verilen bu bedenle ve akılla ne yapabiliyorum? Daha iyi olmak için ne yapıyorum?

Yıllarca içinde kaldığım sistemler bana usta çırak ilişkisindeki teslimiyeti öyle bir  belletti ki; herhangi birinden "onun da eksikleri ve yanlışları olabileceğini, çabaladığını ve mutlak doğru denilen kavramın aslında tek bir noktadan pürüzsüzce akıp gelemeyeceğini" kabul ederek bir şeyler öğrenmek bambaşka ve yeni bir deneyim. Beni tanıyanlar bilirler, guru-disciple ; usta- çırak ilişkisine gönülden inanırım, her konuda daha ileriye gidebilmenin yolu iyi bir öğretmenden geçer. Fakat artık geldiğim noktada, yıllarca aktif olduğunu zannettiğim agya çakramdan beynime hücum eden kan şunu diyor; öğren ve uygula. Kendi kendine gör. Anlatılanları da boşver. Anlatılanlar boş, eğer deneyimlemiyorsan.

Deneyimle hayal görmeyi ayır.

Deneyimlediğin şeylerden de şüphe et çünkü zihin uydurukçudur. Kendini elden bırakma. Kendini tamamen kimsenin eline bırakma.

Öğretmenin dediğini yapma yaptığını yap dedi Cem Şen. Çok da doğru. Önce ne yaptığını görmeliyim, nasıl yaptığını görmeliyim.

İşte bu yüzden bu gün Cem Şen hocanın "Gördüğünüz melekler, ışıklar filan beni ilgilendirmiyor" demesi kalbimi coşturdu. Biliyor musunuz beni de ilgilendirmiyor. Hatta şu an kendi kendimi bile bu konuda ciddiye almıyorum, ciddiye aldığım tek şey nefesimi izlemek ve sağa dönünce ağrıyan sağ bacağım. Duruşları daha mükemmel yapmaya çalışmak. Bedenimi gözlemek. Tam da iyileşmeye buradan başlamak gerekiyor.

İnsanoğlunun bu dünyaya çökmüş biçimde geldiği ve çökerek, hastalanarak, eriyerek yok olacağı olgusunu kabul etmiyorum. Yaşlanmak normaldir, hücrelerim 20 yaşımdaki gibi görünmüyor olabilirler ama insanın kendine yapacağı iyilikler vardır. Başlamak için de geç değildir.

Ben sigara içmiyorum, hayatımda hiç içmedim. Buna rağmen şu egsoz dolu şehirde eminim ki ciğerlerim bayram etmiyordur ama en azından kendime bu kötülüğü yapmıyorum. Siz de yapmayın; kendinizi zehirlemeyin, yaşamınızı kısaltmayın, hayat konforunuzu düşürmeyin.

Et yemiyorum. Bu bir seçim. ister yiyin ister yemeyin, et bana iğrenç geldiği için değil, Ahimsa'ya inandığım için yemiyorum. Bana göre hayvanların varlık nedeni insanların damak tadına hizmet etmek değildir ve onları yemeden de sağlıkla yaşayabiliyorum, o zaman yememeyi seçiyorum. Ama şunu yapabilirsiniz; bedenimiz çöplük değil. Bunu sıkça kendime anımsatıyorum, bedenimiz değerli ve nadide bir donanım, ona iyi bakmak epey ciddi bir iş. Ağzımıza tıktığımız her pis şey, gereksiz besin için bunu düşünürsek ne güzel olur. Ben de düşünüyorum, iki baklava yedikten sonra tepsiyi yemek istiyorum ama kara kara düşünüyorum. Ciddiyim.

Hareket edin! Oturarak sıkışmış omurlarımıza yazık gerçekten. Artık her istatistik gösteriyor ki uzun yaşamın sırrıdır az yemek ve hareket etmek. Bunu  bile bile gülle gibi oturup varacağımız nokta ancak bir süre sonra bizi taşımayan bu beden olacak. Kendime bakıyorum, 44 yaşında bir çok yaşıtımdan çok daha iyi ve bir çoğundan da daha kötü durumda bir bedensel performansım var. Bu şu demek; daha iyi olabilirim ve bu çaba gerektirir. Çabayı göstermek iyi bir his.

Kafayı deliler gibi bedene takmaktan söz etmiyorum ama her nereye gitmek istiyorsanız; uzaya mı evren dışına mı nirvanaya mı fezaya mı; sizi bu beden taşıyacak. Sağlıksız, bakımsız bir bedenle değil aydınlanmak, yerinizden kalkıp ışığı açmak bile zor gelebilir.

Benden epeydir haber alamayan dostlarım; Yogayı bırakmadım, yogayı seviyorum. Yıllarca bana beden-nefes koordinasyonunun değeri ve önemini anlattı Yoga. Ama net şekilde söyleyeyim ki "anda kalmak" habire sonrasını düşünerek ve o tarafa yatırım yaparak olmuyor. Şimdiye yatırım yapmayı şimdilerde öğreniyorum; her ne işle uğraşıyorsam farkındalıkla ve en iyisini yapmaya çalışarak yapmanın ödülü şimdide kalabilmek oluyor.

Yin Jin Jing yapmaya başladım. Memnunum. Pratik, kısa bir egzersiz. En çok zorladığım gözümü açık tutmak ve bedenime uyanık kalmak. Gözler kapalı içe dönmeye çok alışmışım, o güzel geliyor. Padmasana'da oturup ağrıyan bacağı yok saymak güzel geliyor, gerçek olan ise bacağı ağrımayacak hale getirmek.

Ve evet enerji var, çakra var, karma var:)

Bazı şeyler hiç değişmiyor.

Buraya kadar okuyan dostlarımı içtenlikle selamlıyorum, bu şarkıyı hediye ediyorum. Bana anımsattığı şey çok güzel. 19 yaşımda, kulağımda kulaklıklar, Boğaziçi Üniversitesi Güney kampusunun o zaman toprak olan orta alanında 1. erkek yurduna Erkan'ın odasına koşuyorum. Aşırı mutluyum. Erkan bölümdeki en sevdiğim arkadaşım. Hayatımda gördüğüm ilk polar monta sahip bir BÜDAK'lı. Şimdi ne yapıyor derseniz şuraya da göz atın, hem genel kültür olur; marmaric.org. Kesin okumaz ama buradan kendisine selam çakıyorum, kucaklıyorum.

ps. Başarıya giden yolda uyumak istiyorum ne güzel bir gençlik iç sesidir. Fotoğrafı bu yüzden koydum. Herşeyin doğalı güzel, gün aydınlanmadan uyanmak ise hiç güzel değil:)


 Sağlıcakla kalın.










2 yorum:

Aytül Örcün - Ayna Hikayesi dedi ki...

"Samimiyet" sözcüğünü çok kullanıp anlamını heba etmiş olsak da şimdilerde, söynebilecek en doru sözcük olacak yazınız için ;) Tam da olduğu gibi, ve gerçeğinde kalabilmişlik hissi...Yoga ve meditasyona her ne kadar ilgi duyuyor olsam da şimdiye dek böyle bir şansım olmadı.Nerede başlayacağımı da bilmiyorum belki.Fakat okuduklarımla ulaştığım yazılarda bahsettiğiniz ayrıcalıklılıktan bahsedilmeleri çok okudum.En nihayetinde kendi gerçekliğinde kalmalı her şey bence de.Çok keyifliydi yazınız, teşekkürler.

kendini geliştir dedi ki...

blogunuzu izlemeye aldım sizide bloguma beklerim :)