4 Aralık 2016 Pazar

Müstesna'ya mektup...

Müstesna çayından bir yudum daha alıp devam etti: "Çok değişti artık onu tanıyamıyorum" dedi. Peki neden üzülüyorsun? diye sordum. 
Sonra uzun uzun anlattı, dinledim. 
"Sen ne diyorsun bunlara peki?" deyince, "Zaman yok hadi kalkalım, ben sana sonra yazarım" dedim. Aşağıdaki yazı, Müstesna için. Ve içinde kendinden bir şeyler bulacak herkes için olsun...


Tanıdıklarının bildiklerinin değiştiği, alıştıklarının aynı kalmadığı, değişmez zannettiklerinin yok olduğu zamanlar güzeldir.

Ezberlerinin bozulduğu, hep olacak dediklerinin artık olmadığı, hiç olmaz diye düşündüklerinin gelip seni bulduğu zamanlar güzeldir.

Değişmek güzeldir, yer değiştirmek güzeldir. Hiç bilmediğin insanların hayatlarının kıyısına yaklaştığında, gördüklerin güzeldir. Her yeni insan, yepyeni bir dünyanın kapılarını aralar.

Çok iyi bildiğini zannettiklerinin, hiç bilmediğin hallerine rastlamak güzeldir. Aynı kalmayı beklemediğinde, değişmeyi de beklemezsin. Beklememek güzeldir. Bir şeylerin kendiliğinden değişmesi güzeldir.

Olduğu gibi bir akışta, engeller koymadan, suyun yönünü değiştirmeye çabalamadan akıp gitmek güzeldir.

Neredeyse hiç kimse akışta değil. Kimse kendini rahat rahat, korkusuzca bırakamıyor. Akıntıya karşı kürek çekmenin yüceltildiği bir düzendeyiz, "Bırakmak" çoğu kişinin korkulu rüyası. Zorlamaya, bentler örmeye, "öyle değil böyle"lere alışmış olan herkes, kaybetmekten çok korkuyor. Kaybetme korkusu insanın en ilkel hastalığı. Oysa en kötü hastalık, insanın kendini kaybetmesidir. Kendini iyice tanıyamamış, aynada kendiyle yüzleşememiş kişiler için değil ama. Onlar kaybedecekleri şeyleri de kendilerinin dışında tanımlarlar. Başkalarını kaybetmekten çok korkarken, kendilerine bakmayı unuturlar. En çok kaybedenler, kendilerini aramayanlardır. Kendilerini bulamamış olanlardır.

İnsan egosu öyle çetrefilli, öyle yüce acayiplikte bir şeydir ki; siz batarken size nefes aldırmaya çalışır. Oysa batmak güzeldir. Size üzüntü veren bir durumda, olan bitenin karşısına geçip "Bunu ben yaptım, tam da bunu hakettim!" diyebilen çok azdır. Genelde mağduriyetleri başkaları yaratır; başkalarının kötü huyları vardır, başkaları inatçıdır, başkaları sevmeyi bilmez, başkaları bize şunu bunu yapmıştır. İşte o başkalarına sallanan parmak, sizin tatlı egonuzdur. Şimdi aynaya bakıp parmağınızı kendinize sallayın; içinde bulunduğunuz durum her ne ise; onu siz istediniz. Siz yarattınız. İyi ve güzel, kötü ve sıkıcı her şey sizin seçiminiz. Sizin izin verdikleriniz. Geçmişteki yaşadığınız her şeyi siz seçtiniz. Geleceğinizi  ise tam da şimdi seçiyorsunuz.

Sevgi neşe ve ahenk içerir. Sevgi kendini saklamayı gerektirmez. Sevgi kendinden saklanmaya mecbur kılmaz. İnsanın kendinden saklanması çok üzücüdür, çok kırıcıdır. Gerçekteki en derin duygularınızı karşınızdakinden saklamak zorunda kalırsanız, gerçek duygularınızı alıştığınız konfor alanından çıkamadığınız için hasır altına süpürürseniz, kendinizi yok sayarsanız çok kırılırsınız. Kendinizi kandırırsanız çok incinirsiniz. Ve en çok incitebilenler aslında kendini en çok saklamış olanlardır. Kendi gibi olamayanlar,  aslında kendilerine olan kızgınlıklarını karşılarındakinden çıkarırlar. Öfke insanın kendisinden kaynaklı bir duygudur, kendisiyle barışık olanlar daha az öfkelenirler. İnsan kendinden uzaklaştıkça öfkesi artar.

Sevgi zorlukları birlikte aşma dürtüsü içerir, tek tarafın yalnız başına çabalaması gerekmez, sevgi işbirliğidir.

Vefa duygusu insanı geçmişteki durum ve sözlere saplayan, çıkmak istediğiniz kapıların üstüne kilitler vuran bir duygu değildir. Vefa, çoğunluk tarafından yanlış anlaşılan bir kelime diye düşünürüm hep. Vefa duygusu, iyiliğe bağlılık içerir, durumlara değil. Vefa, iyi duygulara bağlanmayı içerir. Ortada karşılıklı güzel bir şeyin kalmadığı durumda vefa, bazen gitmektir. Bazen susmaktır.

İnsanın insanı iyileştirmesi mümkün. Çiçek açtırması mümkün.

İnsanın insanı hasta etmesi, eksiltmesi, yaralı bir hayvana çevirmesi mümkün. İşin fenası bunların hepsine cahilce "sevgi" diyoruz. Öyle zannediyoruz. Sevgi çoğumuza acı veren bir şeymiş gibi öğretildi. Çekilen acı çoksa, sevgi çokmuş zannettirildi. Oysa acı veren değişememektir, bırakmamaktır, akıntıya karşı kürek çekmektir. Gerçek acı kendin olamamaktır. Kendinden uzaklaşmaktır.

Sevgi bir arada değişmekten korkmamaktır. Başkalaştığını kabul etmektir.

Sevgi bazen de kendine saplı kalmamaktır. Alışkanlıklara saplanmamaktır. Vazgeçmektir. Zamana ve getirdiklerine inat etmemektir. Kabuldür. Kendi içinde evrilmektir.

Sevgi değiştirmeye inat etmemektir. Değişmemeye inat etmemektir.

Sevgi anlaşmaktır. Anlaşamadığınız birini gerçekte uzun süre sevemezsiniz. Sizi anlamadığını düşündüğünüz biriyle uzun süre bir yolda yürüyemezsiniz. Birlikte nefes almıyorsanız işbirliğinizde bir yan eksik demektir; eksik kalan taraf bir gün vazgeçtiğinde o yüzden şaşırmayın. Sevgi egonun sınırlarını kaldırmaktır. Sevmenin tanımlarını birbiriniz için kendinize göre yeniden yazmaktır, sırf sizin bildiğiniz gibi değil. Belki de öğrenilenleri unutmaktır. Öğretilenlere gülmektir.

Sevgi bozadır, kestanedir. Oraya buraya atılan terliklerdir. Benzer olmamaktır, ayrılıklara neşelenmektir. Saçmalamaktır, saçmalamaya izin vermektir.

Sevgi kelimeliktir; kelimeyi denk getirdin mi karşındakine çaktığın yüz puan neşesidir.  Sebze köftesi hayalidir, mercimek çorbasıdır, çekirdek kahve kokusudur.

 Değişimleri neşeyle kucaklayabilen herkese sevgilerimle...

Müstesna seni de öperim.  "Neden bana yeni ve güzel şeyler gelmiyor" diye sormadan önce elinde tutup bırakamadıklarına, bırakmak istemediğin duygulara dönüp bak. Yarın çaya gel olur mu, zencefilli kek yaptım...



















27 Temmuz 2016 Çarşamba

Kendime doğru son çıkış; Ben niye varım?


"Ben neden varım" sorusunu bir kere bile sormamış olanları sağdan çıkışa yönlendirelim.


Uzun ve yuvarlanmalı bir yazının içinde kaybolmaya varsanız, kendinize bir çay koyup gelin. Çünkü tahmin edebileceğiniz gibi yazasım var, ve bu okuma seansı uzun olacak.

Hayatın amacı ile ilgili epey kafa yorduğum çağlar boyunca baya bir duvara tosladım. İlk tosladığım duvar dinler arası ayrım duvarıydı.

Altı filan yaşındayken bir yerlerden öğrenmiş evin içinde durmadan haç çıkaran (tabi ki Ortodoks haçı, önce sola sonra sağa) ve bunu tik geliştirmiş gibi durmadan tekrar eden bir çocukken, babaannemin "cehennemde yanacağımı" söylemesi ile uykularım dağılmıştı. Aralıksız her gün haç çıkarıyor, sonra kesin cehennemde yanacağım düşüncesiyle geceleri ağlayarak dua ediyordum. Sonradan bu halimi farkeden babaannem, Kadir gecesi açılan göklerden meleklerin göründüğünü, kendisinin bunu gördüğünü ve eğer ben ve kardeşim bunu görürsek kesin cennete gideceğimizi söyledikten hemen sonra uykuya dalmış, ancak Kadir gecesinin ne zaman olduğunu söylemeyerek geceleri gökyüzünden melek görünmesini bekleyen uykusuz bir torun nesli yaratmıştı. İlkokulda İslam dinini seçmeyen herkesin cehennemde cayır cayır yanacağını söyleyen din öğretmenine bağırarak kafa tuttuğum için cezaya konulmamın travmasından daha ağırı, okulda en yakın arkadaşım olan ve  her öğlen beslenme çantasında ne varsa paylaştığımız Maria'nın cehennemde yanmasını düşünmenin acısıydı; kemirdiğim kurşun kalemler bu acıların izlerini taşır.

Karşılaştığım ilk ayrımcılık buydu diyelim.

Kendimi bildim bileli bazı bilimci arkadaşlarım tarafından "inanç geni"ne sahip olmamla açıklanan biçimde, bilinmeyen bir yerlerde daha hiç bilemediğim bir dolu şey olduğuna; dahası "ben" diye tanımladığım varlığın bu beden kütlesi dışında ve ötesinde bambaşka bir şeylerden ibaret olduğuna inandım. Gücüm bu kadar değildi herhalde, insanı süper kahraman yapan şey de sevgiydi, buna emindim. Çünkü sadece sevdiğiniz zaman cesaret edebilir, dağları delebilir, enginleri aşabilir, kendinizden taşabilirdiniz, insan sevdiği için süper kahraman gibi davranmaktan hiç çekinmezdi. Babam ve annem, kendini sevdikleri için feda etmenin, hiçe saymanın bedenlenmiş haliydiler; ki kendini sevmenin de çok değerli bir şey olduğunu anlamam, bu "feda etme geni" yüzünden çok geç olmuştur.  Neyse bu da başka bir yazının konusu olsun.

Onsekiz yaşlarımda "O ne ya?!" diye başladığım meditasyonlar, reikiler, Hindistanlarda aşramlarda diz dirsek çürütmelerin hemen hepsi hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Çok fantastik şeyler de görmedim değil. Usta çırak ilişkisinin değerine inandığım için, bir öğreten olması da bana harikulade geliyordu; yeryüzünde bilinmeyenlerin gizemini bana açacak bir öğretmen elbette olmalıydı, gerçek bir öğretmen kesin vardı. Bin türlü yerde tekrarlandığı gibi  "öğrenci hazır olduğunda öğretmen" gelecekti herhalde.

Bu yolculuk boyunca bir çok deneyimim oldu. Anlatmaya heveslendiğim zamanlarda tam anlatamadığımı düşündüğüm, anlatmaktan vazgeçtiğim, anlatmak için sadece üstünkörü olanları seçtiğim doğrudur. Deneyim sadece deneyenle bir bütün anlam ve kayıt içerdiği için, anlaşılmayacağını düşündüklerimi anlatmamayı seçer, anlattıklarımın da kayda değer bulunmamasından  alınmam. Bir çok insanın aksine, "biliyorum" diyebilmek için somut bir kanıt sunamamak beni hiç üzmüyor. Bu konuda arada kalmış biri değilim. Bazı şeyleri kalp bilir ve bunu kanıtlayamazsınız.

Tüm duygu ve düşünüşlerini sözel olarak ifade etmekten zevk alan, buna yatkın biri olarak, susmanın değeri kadar, içi dışı bir ifadelerin de, insanın kendisini olduğu gibi ortaya koymaktan çekinmemesinin de çok değerli olduğunu kendisinden uzaklaşmış insanlar tanıdıkça anladım. Yani; birinin kendi zannettiği şey ile olduğu arasındaki fark, ya da kendini göstermek istediği ile olduğu arasındaki fark tüm insani ilişkileri dinamitleyen bir şey. Ne olduğunu görüp kabul etmek ise çok değerli bir meziyet. Ancak gözden kaçırılmaması gereken şey de şudur; bir şey gibi olmak istersen olmayı başarabilirsin. Bu anlamda; eğer kendimiz için idealize ettiğimiz bir durum var ise, ifade ettiğimiz diyelim; bunu yapmaktan da vazgeçmek iyi bir fikir değil.

 İnsan eninde sonunda enerjik bir yansımadır; hiçbir şey tesadüf değildir. Olmak istediğiniz gibi davranmaktan vazgeçmeyin, bir gün o oluverirsiniz...

Hayatta kötü şeyleri yinelemek, negatif düşünüşleri sürekli dile dökmek de aynı şekilde onların içimize, benliğimize tüm yoğunluğu ile yerleşmesine neden olmaz mı? Hayatta negatif bir yerden tutarak, pozitif bir sonuç elde etmek mümkün müdür? Bence değildir. Bu nedenle, sevgide olsun, kabulde olsun, insanın zorlandığı zamanlarda pozitif söyleyişlere sarılması güzel bir şey. Ama ne derseniz deyin; önce kalbin yumuşak olması lazım. Kendi etrafını negatif duvarlarla öre öre katılaşmış kalplerle uğraşmak için hayat çok kısa. O nedenle etrafımdakileri de seçiyorum ben. Ya da onlar beni seçiyorlar. Ama bir şekilde, nefret bilmeyen, öfkeden beslenmeyen insanlarla çevrili olduğum için şanslıyım.

En son, hayallerin Jüpiter, gerçeklerin Sirkeci olduğu bir spiritüel yol deneyimi sonrasında epey çok şey öğrendim. İnsan denilen varlığın içinde bulunduğumuz düzeyde bozulmamışlığının imkansızlığını, ego denilen örtünün ağırlığını, bu yolda yürürken güce kurban olmamış bir bedenlinin bulunmadığını iyice anladım. Usta aramayı safhane bir çaba olarak geride bıraktım. "Kendi kendinin ustasısın" geyikleri de bir kulağımdan girip diğerinden çıktı ne yalan söyleyeyim. Kendini bilmek ve anlamanın zorlu yollarında aslında kalbimizin sesi ile yalnız olduğumuzu anladım. Fakat cızırtı yaratan o kadar çok şey var ki; kalbin gerçek sesini duyabilmek çok değerli bir meziyet.


Çok değer verdiğim ve anlatsam 21. yy'da bile herkese gayet fantastik gelecek şeylerini bildiğim, bir kısmına şahitlik ettiğim kişiler de olmadı değil. Elimde onlardan kalan pek bir şey yok. Notlar aldığım bir defter, bir ipin ucuna bağlı bir ahşap parçası ve bir badem çekirdeği... Bu nedenle yanlarında geçirdiğim zaman boyunca hissettiklerimi ve yaşadıklarımı belgeleyemiyorum ancak insan olmaktan kaynaklı hata paylarını kendilerine teslim ettiğim bu kişilerle karşılaşmış ve azıcık ucundan öğrenmiş olmam, herhalde bu yaşamımın şansıdır, karmasıdır. Tüm gördüklerim bana hep şunu düşündürdü; insan olarak muhteşem güçlere sahibiz, hepimiz süper kahramanlarız, fakat ayarlarımız bozuk. Çünkü şu an içinde yaşadığımız dünya, çevredeki hemen her şey son derece ayarsız bir zeminde, olabildiğince kötülük, nefret, öfke içeriyor. Dünyanın ayarı bozuk. O ayarı önce kendimizden düzeltmeye başlamak gerek.

Güç peşinde koşmayı yeriyoruz ya; insan en çok kendi gücüne köledir. En güçlü duygu "ben" olmaksa eğer, güçlü olduğunu düşündüğünüz özelliklerinize atfettiğiniz değer de sizi köleleştirebilir. Kendi gücünüze tapmak da çok tehlikelidir. Farkedemezsiniz. Kendi zekanıza, "ben"den gelen isteklerinize, kurallarınıza, yarattığınız, dealize ettiğiniz şeylere, önem atfettiğiniz durumlara, yücelttiklerinize ve başardıklarınıza dair geliştirdiğiniz sinsi hayranlık ve sahiplenme çok tehlikelidir. Önemsediğiniz şeyler, hayatta neyi "başarı" olarak algıladığınız, neye hayran olduğunuz size dair çok önemli ipuçları içerir. Bunları kendinize doğru tersten okumayı başarırsanız, kendinize dair önemli farkındalıklar geliştirebilirsiniz. Bir başka deyişle; elinizde tutmak istediğinizden daha önemli olan, onu niye tutmak istediğinizdir.

Bırakmak istemediğiniz şeylere bakın, bırakamadığınız...Orada kendinize ait farkındalıklar göreceksiniz.O sarıldığınız şeyleri bırakmayı başarabilirseniz, açılan boşluklara şifa niyetine yeni insanlar, güzel şeyler, bambaşka tonda renkler dolacak.

Alçakgönüllü görünen pek çok insanın muhteşem egolarının olduğunu, sessizlik ve bilgeliği eşleştiren bir çok insanın konuşan zihninin susmadığı, sevme ve kabulün unutulduğu geniş zaman kipinde yaşıyoruz. İnsanlar hakkında pozitif ya da negatif şekillendirdiğimiz algılarımız, gerçekten onların içlerini yansıtmıyor. İnancım şudur ki; zafiyetini göstermekten kaçan kişinin gerçek sevgiye ulaşmak için duvarı aşması zordur. "Her neysem oyum ve bu şekilde çok seviliyorum" diyebilme şansı herkese nasip olmaz ama bunu yaratan yine o kişinin kendisi değil midir? Önce kendini sevmek çok değerli değil midir? Kendini sevmek ise aslında "ben buyum yerse" den değil, kendimi anlıyorum, kendime şefkat gösteriyorum, kendimi olduğum gibi ortaya koymaktan korkmuyorum diyebilmekten geçiyor. O zaman tam oluyorsunuz, tamlanıyorsunuz. Önce kendisi ile tamlanmayan hiç kimse, bir başkası ile "tamlık" yaşayamaz ki.  Bir durup bakın, etraf ilişkiler içinde yalnız kalmış insanlarla kaynıyor. Nedeni; kendilerini sevmemeleri, kendileri ile tamamlanmamışlıkları. Hepimizin göğsünde içinde rüzgarlar esen kocaman delikler var; yok mu? Vardır. Ama o delikleri önce kendi dallarımızın reçineleri ile sıvamamız gerek; beslendiğimiz toprağın suyu ise, dostlarımızdandır; sevgililerimizden, sevdiklerimizdendir. Onlardan aldığımız can suyudur bizi iyileştiren. Ama reçine kendi içimizden gelen sevmek tutkalıdır. Ne kadar çok sevebiliyorsanız o kadar sağlamsınız.

Fakat sevmek de çok zorlu konudur bilirsiniz; kendi egon için sevmek, kendini beslemek için bazen farkında olmadan gerçek olmayan şekillerde davranmak, kendini iyileştirmek için, sırf başkasından bize iyi gelen hisleri alabilmek için "öyleymiş" gibi davranmak var. Kendini ikna etmek var. Böyle olduğunda hem kendiniz hem de karşınızdaki size o kadar yük olur ki; bir süre sonra bakmışsınız, nefessizsiniz. Nefes alamadığınız, kendinizi ve karşınızdakini hasta ettiğiniz ilişkilerde "gerçek sevgi"den söz edilebilir mi?

Sevmek iyileştiricidir. Gerçek sevgide ikna olmak gerekmez.

İkna olmak ve kabullenerek sevmek ise çok ince bir çizgi barındırıyor. Kendinizi birileriyle olmak için ikna ediyorsanız, orada devreye giren başka şeyler var demektir; ikna aslında zorlanma-zorlama içerir. Kabul ise, kendiliğindendir. Aslında kabul edemediğiniz, ama içinde kalmaya ikna olduğunuz ilişkiler sizi eninde sonunda hasta eder. İyileşmek için kendiliğinden bir akışa dönmeniz gerekir. Ve biliyor musunuz, kendisi gibi ve kendiliğinden şeyleri yaşamanın, bulmanın çok zorlaştığı bir dönemdeyiz. O yüzden buldunuzsa bırakmayın!

Fakat sizi yaralayan, başkasını yaralamanıza neden olan hiçbir durum için, hiçbir iletişim biçimi için kendinizi ikna etmeyin. Sevmek bir ihtiyaç birliği değildir. İhtiyaca dair oluşan sevme biçimleri çok saf şeyler içermez. Birinin sevgisini, ilgisini, özenini farkında olduğunuz ya da olmadığınız ihtiyaçlar nedeniyle kabul ettiğiniz, buyur ettiğiniz durumlarda, mutlaka bir taraf eninde sonunda yaralanır. Gerçek sevmelerde, ihtiyacınız olan şeyler kendiliğinden bir akışla tamamlanır. Bu öylesine ince bir konu ki; durup herhangi biri ile yürüttüğünüz iletişimin temeline bakarsanız, orada kendinize dair pek çok alt yazı da görmeniz mümkün. Okuyup okumamak size kalmış.

Spirituel yolculuğum boyunca ucundan kenarından bulaştığım, öğrendiğim, şu an bildiğim hiçbir tekniğe şu an tamamiyle inanmıyorum. Uyguladığım, öğrendiğim hemen her tekniğin inanılmaz faydasına rağmen, bunların insanı içsel yolculuğunda nihai bir anlayışa yöneltecek şeyler olduğuna inanmıyorum. Elde edilecek yardımcı faydalar, kendi içsel yolculuğunuzun neye doğru olduğunun farkına vardıktan sonra size hizmet etmeye başlıyor. Kendini bil. Kendini gör. Elde edilecek fayda budur. Eğer bir uygulama, bir teknik sizi kendinize kör ediyorsa, bu faydadan çok zararlı bir şeydir. İnsan acılarından kaçmak için arayışta bir varlık ve geçici iyileşmeler sağlayan bir çok teknik, uzun vadede insanı aydınlığa yöneltmiyor. Bu tekniklerin her biri, yolunuza tutulan cılız ışıklar, ya da kocaman projektörler olabilirler, ama yürüyecek sizsiniz. İleride ne var, siz bileceksiniz.

İnsanların iyileşmeye öyle çok ihtiyacı var ki. Geçmişinden iyileşmeye, bu gününü iyileştirmeye o kadar çok ihtiyacı var ki.. Sunulan bir dolu tekniğin, kurtarıcı gibi yapışıldığı durumda, kendi benliğimize dair körleşme yarattığı fikri bende çok geç uyandı. En kolay şey; olan biten her şeye ve kötü giden şeylere bakıp bunu iyileştirme gücünü bir başkasına, başka şeylere devretmek. Denedim biliyorum. İnsana inanç kadar ferahlık veren hiçbir şey yoktur. Sonuçları ve nedenleri kendimizden başka bir şeye yüklemek kadar şahane bir ferahlama yolu daha yoktur. Ve sunulan araçlara kendinizi tamamen bıraktığınızda, aslında yöntemleri kendinize giden bir yolda bir yöntem olarak değil de, tamamiyle kurtuluş çaresi olarak ele aldığınızda mesele çok çetrefilli bir hal alıyor. Bu din için de, new age spiritüel şeyler için de, kadim doğu öğretileri için de böyle.

Bizler amaçtan kaymaya, araca sapmaya, araca tapmaya çok hazırız.

Bizi en çok da sevgisizlik zayıflatıyor. Böyle deyince yeri göğü sevesi gelen arkadaşlarımı ayrıca selamlarım. Sevgisini gerçekten paylaşabilenleri, sevdiklerini her hallerine rağmen sevgiyle ve yargısızca kucaklayabilenleri ayrıca selamlarım.  Fakat esas tuzak, sevgi zannettiğimiz, sevmek zannettiğimiz şeyin egomuza hizmetini ayırabilmekten de geçiyor. Bir kadın olarak, bir erkek olarak, dost olarak, anne olarak, kardeş olarak, baba olarak; kuşandığımız türlü rollerdeki sevme biçimlerimizin farkına varabilmek, korkularımızı elimize alıp bakabilmek aşırı zor. Bu nedenle de zaten insanlar bir çok yolu seçiyorlar; en sık seçilen "düşünmemek" "boşvermek". Fakat ben, hayatı akıp giden nehirde süzülen bir yaprak gibi yaşayabilecek türden bir ruh değilim diye düşünürüm sık sık. Akışa bırakmak kavramının da yanlış anlaşıldığını da düşünüyorum.

 Hayır, akışa bırakmayın. Akışı anlayın. Akışa bırakmayın, akışı yaratın. Siz akışın içindesiniz.

Bir yaşam amacı edinmek çok zor bir şeydir. Eğer edindiğiniz amaç ruhunuzu yanlış besleyecek bir şeyse eninde sonunda patlar çünkü. Etrafımda yaşam amacı olarak çocuğunu belleyen, olmadı kocasını, sevgilisini merkeze koyan, yaptığı işi varlığının bütünleyicisi sayan, hiç olmadı kediye köpeğe kendini veren çok fazla insan var. Doğamız bu ve aman yanlış anlaşılmasın; bunlar kötüdür, olmamalıdır demiyorum. Fakat yaşamda mutlu olma hallerinin herhangi bir şahıs, bir uğraş, bir iş, bir durum üzerinden şekillendiği her zaman insan zayıf düşüyor. Kaybetme korkusuna yönelince sevginiz, artmıyor, yalnızlığınız çoğalıyor.  En sevdiğiniz sevgili, en hoşunuza giden iş, en değerli aile artık bir gün olmadığında, varlığınızı sürdürmenin bir yolunu yine kendi içinizde bulmuyor musunuz? Yalnızlık önemli bir paradoks. Asla yalnız olmadığımız gerçeği ile bütünsel düşünülmeli.

Benim  ucundan yaklaştığım hayat amacım, galiba, kendini unutmaktır.

Kendini unutmak çok katmanlı bir tanı olabilir. Kendinden vazgeçmek demiyorum.

"Ben" olmayı unutabilecek kıvama yolculuk etmek galiba benim hayat amacımdır. Kendinden başkaları için vazgeçmek ve kendi değerini unutacak feda etmelere girmek değil sözüne ettiğim. Kendini unutmak en zor şey. "Ben" demeyi unutmak gerekiyor çünkü. Ben dediğin zaman direttiğin kuralları unutman gerekiyor, etrafındaki herşeyi ve dahi sevgini "benim istediğim gibi ise" diye koşullamaktan kaçınmayı içeriyor. Aşırı zor değil mi? Hepimizin içinde katman katman benler var; tutunduğumuz, bildiğimiz, vazgeçmediğimiz, vazgeçtik "büyüklüğünü" gösterdiğimizi zannettiğimiz...

İnsanoğlunun en şahane özelliğidir bence unutmak. Hayatta unutamayacağımız hiçbir acı yoktur; hiç kimse yoktur. Unutmak hayret verici derecede iyileştiricidir. Eğer ölen babamın acısı o günkü gibi kalsaydı, şimdiye herhalde sağ çıkamazdım; eğer "asla unutamam" dediğim sevgililerimi unutmasaydım, herhalde asla yeniden sevemezdim. Unutmak yeni şeylere yer açar; yeni acılara da yer açar, yeni sevmelere de yer açar, unutmak meziyettir. Unutmak insanı zenginleştirecek yeni şeyleri sunar hayatta. Yanlış anlaşılmasın; buradaki unutmak farklı bir ince anlam içeriyor. Unutmak yok saymak, olmamış saymak değil.

Ama demek istediğim aslında direk olarak da şu: Unutun.

Sizi üzen şeyleri, kıran şeyleri, hayatınızı kasıp kavuran fırtınaları, unutun. Eğer sizi siz yapan şeyler; yediğiniz kazıklar ise, sizi siz yapan şeyler, acıdan öğrendikleriniz sanıyorsanız bence yanılıyorsunuz. Yanılıyoruz. Bunlar ancak sizi sahip olduğunuz safça sevme ve kendini unutma yeteneğinden uzaklaştıracak yeni duvarlar oluşturur. Duvarların arkasından sevemezsiniz. Her unutulmayan şey, duvarda bir tuğladır; unutun. Unutun içinizde meltem rüzgarları essin. Unutun, iyi şeyleri anımsamaya, iyi şeyleri yaşamaya yer açılsın. En berbat şey kişinin geçmişine sarılmasıdır. Geçmişi unutun. Geleceğe de bu güne de yer bırakmayan şeyleri unutun.

Kimsenin unutamadığı tek şey vardır bence; kendisi. Kimse kendisini unutmaz.

Benim hayat amacım, kendimi unutmaktır. Kendimi unutmayı çok isterim. Tamamen ben demekten uzaklaşabilmek, kalbimden doğru değil de egomdan doğru tanımladığım şeylerden uzaklaşmayı bunları farkedebilmeyi çok isterim. Herhalde çok çok az başarabiliyorumdur. Fakat her yeni tanışıklık, her yeni insan, her yeni gün, her yeni yaşanan bana yeni bir imkan sunuyor. Kendimi unutmayı gözden geçirme imkanı. Kendinizi gözden geçirmeyi unutmayın. Eğer neyi neden yaptığınızın arkasındaki zayıflığı görürseniz, o mutlak bir güce dönüşüyor. Size ait bir güç, dışarıdan gelen, başkasının sağladığı bir güç değil. Geçici değil. Davranışlarım ile ilgili geri bildirim almaktan genellikle hoşlanan biriyim. Eğer o geri bildirim içinde sevgi içeriyorsa, yergi ve yargıdan uzak ise, empati içeriyor ise çok değerlidir. Eğer sizi gerçekten anlamaya çalışarak, sevgiden yana bir geri bildirim vereniniz varsa ona sarılın. Size verdiği geri bildirimlere tepkinizi oluşturan şey o cümlelerden akan sevgidir; ya da akmayan. Kişinin egosu ne kadar katılaşmış ise, başkasına bakışı da o kadar katıdır. Gerçek sevgiden yağan bir değerlendirme, bir geri bildirim bana beni gösterebilir, karşımdakinin derinde yatan başka hislerini de gosterebilir, zafiyetlerimi gösterebilir, ve en çok karşımdakinin zafiyetini gösterir.  O zaman o kişiyi o zafiyeti ile sevmeye karar verebilirim.

Çok anlatmak bazen bilmeyi gölgeliyor gibi görünse de; eksik görünmeyi umursamam. Gerçek sevgi, zafiyetleri sevebilmekten de geçer. Ancak kendini unutabilenler gördükleri zafiyetleri de baştacı edebilirler. Ancak kendilerini unutabilenler başkasına gerçekten yardım edebilir, fayda sağlayabilirler.

Herkesi baştacı etmek, seçmeden yaşamak anlamına gelmez. Hayatımız bizim bahçemiz. Bu bahçemde neler ekeceğimi, hangi kokulu çiçeklerin, hangi dikenli güllerin, hangi kaktüslerin olacağını seçebilirim. Seçmediğim çiçekleri de sevebilirim. Ancak bu hayat bizim bahçemiz, bahçenize ekeceklerinizi seçin ki; gölgesinde dinlenecek ağaçlarınız olsun. Ayrık otu ayıklamak ile hayat geçmiyor, ayrık otlarını da sevin, ama bahçenizde yeşertmeyin. Bu zamanla öğrenilen bir şey sanırım. Sizi hasta ettiğini bile bile seçtiğiniz şeyler varsa, yapıştığınız şey o değil, kendi zafiyetiniz, buna kanmayın. Gerçek sevgiler çoğalır, yeşerir, artar, eksilmez, güldürür.. Büyük aşklar hep hüsranla mı doludur sanıyorsunuz? Hüsranla dolu olan insanın kendisidir. Gerçek sevgi neşe doludur, hafifleticidir. İlişkileri insanın kendi egosu, karşısındakinin egosu ağırlaştırır.

Etrafıma bakıyorum; o kadar çok insan zorla bir çerçeveye dahil olmaya, o çerçeveyi yaratmaya çalışıyor ki. Zorla girdiğiniz "ben de olayım "dediğiniz, "ben niye yokum" dediğiniz her fotoğraf eski bir albüm sayfasında kalmaya mahkum oysa ki. Çok sevdiğim biri sevginin tersi "korkudur" der. Korkarsan, yok olursun. Çünkü bir gün korku sevginin üstünü kaplayınca, geriye pek bir şey kalmıyor. Korku ise çok geniş bir kavram. İçi aynen sevgi gibi boşaltılmış bir kavram. Korku güçlü de bir duygudur ve boşvermişlik korkuyu hafifletmez. Umursamazlık korkmamak değildir. Korkmak da her zaman çok kötü değildir; ama eğer bir şeyin kötü gitmesinden korkuyorsanız önce kendinizden korkun. İnsanın bir şeyleri mahfetme gücü her şeyden fazla ve hızlıdır. Kendi mahfettiğimiz dolu şey var. Korkarak mahfediyoruz, "ben böyleyim" diyerek mahfediyoruz, "ben ben ben" diyerek, "sen" diyerek mahfediyoruz. Ve tabi sonra unutuyoruz. Çünkü en büyük yeteneğimiz bu. Oysa kendimizi unutsak ya! Alınganlık mesela; aşırı benlik duygusunun bir sonucu. Ne kadar alıngansan o kadar zor bir hayatın olacak, etrafındakileri de o kadar zora sokacaksın, anlasana.

Eveeet... Bütün bunlar kadın erkek meselesine gelince patlıyor di mi arkadaşlar? Tabi ki patlıyor. Çünkü Havva ile Adem'in elması, sadece varoluşu başlatmak için değil, bir kadını herhangi bir yolla sinir eden bir adamın kafasında patlatmak için de var. Varoluş böyle. Varoluş meselesi çok neşeli, çok zevkli, çok antin kuntin bir konu. Bunları da başka zaman yazayım.

Ne mutlu birlikte gülebilenlere, ne mutlu yaşasın ya hayat ne güzel diyebilenlere.
 Ne mutlu acılarını karşısına alıp gülebilenlere...


ps. aşırı yazdım, buraya kadar okuyabilenlere ödül:  Morcheeba'dan gelsin; Enjoy the Ride.










15 Mayıs 2016 Pazar

I am temporarily alive- Geçici olarak hayattayım!

İnsanın başkalarını sevmesi için, önce kendini sevmesi gerek.

Bunu çok fazla yerde duyuyoruz değil mi? Ama gerçekten anlamını "kendini sevmek" denilen şeyin ne olduğunu oturup düşündünüz mü?

Üniversitede Boğaziçi II. kız yurdunda kurduğumuz 504 muhtarlığı sırasında, koridorlar bizim için çok anlam taşırdı. Yaşam alanıydı koridorlar. Geleni geçeni görüp izlediğimiz, herkesin "yatak kıyafetleri" ile makyajsız kendi gibi varolduğu alanlardı. Uzun uzun boy aynaları vardı upuzun koridorlar boyunca ve o boy aynalarının karşısına kilitlenmiş bazıları da yok değildi; saçına başına bakanlar,  sivilcelerini sıkanlar, sürekli makyaj malzemesi deneyenler... Bir de hiç unutmuyorum; kendini öpen biri vardı. Evet, aynen doğru duydunuz, aynanın karşısına geçip "canım kendim" diye kendi kolunu filan öpen biri vardı; çok zeki, kıvırcık saçlı, çok iyi bir liseden gelme, güzel bir kızdı.

Sonradan çok düşündüm; kız açıkça kendini seviyordu. Birazcık abartılı bir ifadeyle, belki de etrafı neşelendirmek için abartarak içinde bulunduğu bu eylem, aslında hem herkesin içinde bulunduğu bir ruh haliydi bazen, hem de bazılarının hiç mi hiç hissetmediği bir şeydi.

Kendini sevmek çok değerli bir şey. İnsan içeriden dışarıya doğru taşan bir varlık. Eğer kendinizi olduğunuz gibi ne kadar çok severseniz o kadar çok sevebilirsiniz. O kadar çok da seversiniz. Sevmek kabulle başlar.

Kabul dediğimiz şey ise "razı olmaktan" çok farklı. İnsanın kendini olduğu gibi kabul edip sevebilmesi için kendini iyice bir görebilmesi gerek. Oysa çok sevdiğim birinin söylediği gibi "ruhuyla arasındaki bağlantıyı koparmış, kendinden mesafe almış insanlar var". İşte onlar sevgisiz oluyorlar, iletişimlerinde, ilişkilerinde öfkeden besleniyorlar. Kendimizden, ruhumuzdan ne zaman uzaklaşsak; kıskanç, öfkeli, alıngan, öküz altında buzağı arayan hallere giriyoruz. Alıngan insan en korktuğum şey.
Eğer kendinizi yeterince seviyorsanız, bu sevgi ve geçmişinizdeki tüm kararlar, tüm yaşananlar, tüm birikmişliklerinize dair de oluyor. Pişmanlık denilen hissi yaşamıyorsunuz o zaman, kendinizi geçmişte yaptığınız her şeyle, doğru ve yanlış kararlarla, süründüğünüz ve süründürdüğünüz tüm durumlarla kabul edip kucaklıyorsunuz. "Ben böyleyim, yerse!" gibi bütün davranım ve kararları karşındakinin üstüne atıp kaçıveren insanoğlu tavrından söz etmiyorum elbette. Sözünü etmeye çalıştığım şey; geçmişte hesaplaşamadığınız hiçbir şeyin kalmamış olması, her türlü yaşanmışlığı düşündüğünüzde içinizin ferah oluyor olması. Geçmiş kuşkusuz ki çok "ferahlatıcı" şeylerle dolu olmayabilir; üzmüş, üzülmüş olabilirsiniz, ama kendinize ve yaşadığınız her şeye dair her ne varsa "evet öyleydi, ve bu yüzdendi, bazen de böyle zamanlarımız oldu" ayıklığına varmış olmak çok ferahlatıcı. Kendinizi sevmek için illa dünyanın en iyi insanı gibi davranmış olmanız gerekmiyor, ama gördüğüm bir şey varsa, o da kendini anlamayan insanın başkalarıyla anlaşamadığıdır.

İnatçılık, kavgacılık, alınganlık, olmadık şeylerden olmadık anlamlar çıkaran kişiler bunu "kötü" oldukları için değil, aslında kendi kendilerini yeterince sevmedikleri için böyle yaşıyorlar bence. Ve kendilerini sevmediklerinde birilerini de sevmiyorlar. "Herkesi sevmek zorunda değiliz" cümlesi bana çok ters. Sevmek zorunluluk değil ki zaten.

Kendinizi severseniz bu etrafınızda görünmez bir kaygan küre oluşturuyor; kendini sevme küresi. Bu kürenin üzerinden başkalarının ne dediği, sizi nasıl gördüğü, hatta varsa sövgüsü bile akıp gider. Bir bakmışsınız sizin için abuk subuk şeyler düşünen insanlara sırıtarak bakan komik bir insan haline gelmişsiniz. Başkaları tarafından "aptallık" gibi görünen bu durum, çok rahatlatıcı bir şeydir, negatif şeyler size erişemediği için neşeli, insan seven, canlı biri olursunuz. Zaten "nemrut" ve "sevgisiz" biri olarak algılanmaktansa "aptal" biri olarak anılmak bence harikadır.

İnsan olarak şu hayatta ürettiğimiz en değerli ve yegane anlam sevgidir. Sevmek üzerinedir.

Kendini sevmeyen insanlar, başkalarıyla olan sevgilerini de "almak" üzerine bencilce yaşarlar. Kendini sevmemek öyle bir boşluk yaratır ki; başkalarından zorla çekip çıkarmaya çalıştığınız sevgiler hiç rahat ettirmez, aksine zorlayıcı, baskılayıcı, sahiplenici, kıskanç sevgiler olur.
Artmaz eksilirsiniz.

Kimse mükemmel değil, kimse mükemmel davranmayı becerebilecek de değil elbet. Ama bazı kilometre taşlarında durup düşünmek ve "kendini kabul etmek" çok güzel olur. Kendini olduğu gibi kabul etmesi için insanın önce kendini görmesi gerek. Kendine bakabilmesi, kendine bakmak istemesi gerek. Bu da cesaret ister.

Yoga'da ve kadim öğretilerde öyle teknikler vardır ki; sizi hasta eder. Çünkü size bir ayna tutulur, o aynada neyi neden yaptığınızı, neyi neden seçtiğinizi, nasıl biri olduğunuzu görüverirsiniz. Bununla başa çıkmak da çok zordur, hasta olup yatağa düşebilirsiniz. Bağışıklık sisteminiz çökmüş gibi, kendinize bağışık "ben böyleyimi ben şöyleyim, ben bundan dolayı böyleyim" dediğiniz ve ayakta kalmak için tutunduğunuz duvarlar yıkılınca hastalanırsınız. İyileşmeniz ise daha derine inip kendi özünüzle bağlantı kurduğunuzda başlar. Kendini görünce hastalanan insanlar iyileştiklerinde, bir daha asla eskisi gibi olmazlar, o insanlardır ki etrafa ışık saçarlar, neşe saçarlar, sevgi saçarlar. Böyle arkadaşlarım var, hepsini tanıdığım için çok şanslıyım. Kendi kusurundan söz etmekten kaçınmayan insanlar başkalarında kusur aramazlar. Önce kusuru kendinde aramayı becerebilen insanlar, kusurları da, kusurluları da sevebilen insanlar olurlar.

Geçenlerde bir yerde rastladım "I am temporarily alive" yazıyordu. Ne kadar gerçek!

Geçici olarak hayattayım. Üstelik ortalamanın üstünde yaşamazsam, yarı ömrümü çoktan geçtim.
Hayatın geri kalanında hiçbir şeyi başarmak ile ilgili bir hırs taşımıyorum, ama hep kendimle bağlantıda kalmak gibi bir çabam var. Arada unutuyorum. Olsun.

Geçici olarak hayattayım. Bir gün gittiğim zaman arkamda kalacak tek şey çok sevdiğim ve sevildiğim kadar olacak. Bir his olarak kalacağım. Neyi başardığım, neye sahip olduğum, yeteneklerim, her ne yaptıysam; başka insanlara dokunmamış, başka hayatlarda güzel hisler yeşertmemiş olan şeylerin hepsi yok olacak. O yüzden en değerli şeydir, başkalarının kalbine dokunarak yaşamak. Arkadaşlar, dostlar, aile, hiç tanımadıklarımızla bile yaptığımız sohbetler çok değerlidir. Taksi durağındaki bütün taksicilerin hayatını biliyorum diyorum; benimle dalga geçiyorlar; halbuki en güzel şeydir benim için hiç tanımadığım insanlarla sohbet etmek. Her yeni insan yeni bir dünyadır, yepyeni kapılardır. Yeni ilhamlardır sevmeye ve yaşamaya dair, yeni öğrenmelerdir. Bu yüzden insan sevmeyen, insan ayıran, iki güzel sözü, bir güler yüzü başkalarından esirgeyenler çemberimden uzak dururlar. Doğal olarak. Hiç böyle bir arkadaşım olmadı. Gerçek sevgi, eninde sonunda gerçek insanları çeker kendine. Herkesin hayatında kendiyle mücadele içinde olduğu, başkaları ile mücadele içinde olduğu dönemler vardır. Mücadele son bulunca; gerçek sevgiye yer açılır. Sevmek çabasız bir akıştır.

Geçici olarak hayattayım. Hepimiz geçici olarak hayattayız. O yüzden şimdi içinizi ağırlaştıran, kalbinizi sıkıştıran, hayatınızı zorlaştıran her ne varsa yavaşça yere bırakın ve devam edin. Hayat gerçekten kısa, üzüntü yaratan şeylerin hemen hepsi boş. İnsanın en büyük yeteneklerinden biri de değmeyecek şeylere üzülebiliyor olmasıdır. Bunda hepimiz şahaneyiz.

O yere bıraktığınız şeylerden, sırtınızdaki kalbinizdeki boş yüklerden açılan boşluklara şimdiki bahar günü gibi güzel çiçekler, güzel kokular ve enginar dolacak.

Evet enginar. Yazının sonunda olması gereken buydu, çünkü ben İzmirliyim ve kalbi olan tek yiyecek Enginardır.

Sevgiyle ve neşeyle kalın.

Pinar





13 Kasım 2015 Cuma

Korktuğun şeyi yapmaya var mısın?

Uzun zamandır yazmıyordum.

O kadar uzun zaman olmuş ki;  mevsimler değişmiş, renkler değişmiş, sesler değişmiş. Bazen dönüp bakıyorum da; amma ahkam kesmişim, atıp tutmuşum. Bu da çok fena bir şey değil aslında, herhalde bu hayatta insanın kendini görmesi kadar hasta edici ama bir o kadar aydınlatıcı, ayıltıcı bir şey yoktur. Kendini görebilmek epey cesaret istiyor.

Bunu yazınca, değişmeyi yazınca yani, şunu anımsamamak olmaz; Birsen Tezer'in ve Redd'in coverladığı halini de çok seviyorum ama bu sefer orijinalinden buyrun;



Genel anlamda düşünüyorum da bir şeyi bildiğimi düşünüyorsam farklı bir kişinin bildiğine ikna olmam için epey akılcı şeyler getirmeniz lazım önüme. Önüme wikipedialar, makaleler, bilirkişiler sermeniz gerek. Ama bilmediğimi de hemen kabul ederim. Abartmayı sevdiğim de doğrudur, her şeyi abartılı hissederim. Açıkçası çok acayip durumlarda olmadığı sürece insana bir yaratım gücü de veriyor bu; bir hayal etme zemini hazırlıyor.

Abartılı hislerim için pişman sayılmam. Hatta bazen mubalağa sanatı göbek adım gibi bir şeydir, cüceleri fil gördüğüm, küçük taşlardan dağlar hayal ettiğim doğrudur. Ama kötümser ya da negatif düşünen, negatif şeyler kuran biri olmadığım için abarttığım şeyler de pozitiften yanadır; sevgimi abartırım, bir kez öpsem ikinin kesin hatırı kalır. Özlemlerimi abartırım mesela, burnumun direği hep sızlar. İyi ve güzel şeyleri abartırım, hayatın tamamını hemen rengarenk boyarım. Küçük şeylere sevincimi abartırım, zannedersiniz ki dünya önüme serilmiş. Şimdi bu yazdığım cümleler havada kalacak, konuyla ilgili hiçbir yere bağlanmayacak ama olsun. Maksat hep bağlamak , bağlanmak olmasın zaten.

Hep ikinci ismim yok diye üzülen biriydim, bence ikinci ismi olan insanlar çok havalı oluyorlar.  Geçen gün anneme sordum, benim neden göbek adım yok?  "Var bence ya "dedi. Sonra hemen uydurdu; "Mürüvet". Beni doğurtan ebenin adıymış. Tam emin de değil, ama olsun. Mürüvvet kelimesi güzel aslında; elle tutulmayan, gözle görülmeyen, ama tadı tuzu olan bir şey mürüvvet. Sürekli görülmek istenen bir şey. Yine de çok benimsemedim. Müzeyyen olmasını tercih ederdim. "Fakat Müzeyyen bu derin bir tutku" derken mesela, çok sevdiğim bir isim Müzeyyen. Buradan İlhami Algör'e selam çakıyorum. "Derin tutku" deyince, zaten tam da bana göre.

Geçenlerde burada ismini zikretmek istemediğim kadar dandik bir filme denk geldim. Emeğe saygıdan da insan ismini vermek istemiyor. Gel gör ki filmin bir köşesindeki bir cümle gelip kulağıma çarptı, sonra da epey uzunca düşündürdü beni.

Filmde bir adam var. Acayip zengin, alamayacağı şey kalmamış. Gel gör ki mutsuz.  Neyse, adam acayip mutsuz çünkü her şeyi satın alabiliyor ama sağlığını, mutluluğunu, zamanı parayla satın alamıyor. Sonra bir yerde bir keşiş gibi filan, bir lokma bir hırka tadında yaşayan bir arkadaşla karşılaşıyor. Aralarında geçen kısa konuşma şöyle;

-Kaç yaşındasın?
-55
-Eğer iyi ihtimalle yaşayacağın 30 yılın daha olduğunu farz edersek sadece 30 tane yaz mevsimi daha yaşayacaksın..

Bu kısa ve duymamazlıktan gelme ihtimalimiz olan cümleye takıldım.

Kaç yaşındayım? Acaba bu dünyada yaşayacak kaç yazım kaldı?

Hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamak çok insana özgü.  Her gün nasılsa bir yeni gün daha varmış gibi içine gelişi güzel doldurduğumuz şeylerle kaplıyoruz tüm zamanımızı. Biriktiriyoruz, bekliyoruz. "Sırası gelince", "Zamanı gelince" diyoruz. "Kısmet değilmiş" diyoruz bazen, vazgeçiyoruz. Erteliyoruz.

Peki ya yapmak istediğimiz şeylerin hiç zamanı gelmezse? O beklenen zamanlar hiç gelmezse?

Bu kötümsermiş gibi görünen pencere, aslında hayatta tamamen içinden geldiği gibi yaşayabilmek konusunda cesaretin ne derece değerli ve önemli olduğunu yeniden hatırlatıyor.

Şartlar ne olursa olsun, hayat size ne sunmuşsa ya da ne sunmamışsa içinizden geldiği gibi yaşamanın cesareti. Bu çok değerli. İçinden geldiği gibi, olduğun gibi, olmak istediğin gibi yaşayabilmek.

Şimdi herkesin bu cümleleri elinde ayağında bir dolu zincir, bir dolu ağırlık hissederek umutsuz hislerle geçiştirerek okuması da mümkün. Fakat geçiştirmeyin.

Elbette "öyle olsun istemeyeceğimiz" "seçmediğimiz" filan bir dolu şeyin içinde gömülmüş olmamız da mümkün. "Mecburiyetler" dediğimiz ağır çuvalı bir yaştan bir diğer yaşımıza taşıyıp duruyoruz. Diyeceğim şu ki; bu yaşa kadar değiştiremeyeceğiniz bir dolu şeye sahip olmuş olabilirsiniz.
Bu yaşımızda değiştirmek isteyeceğimiz bir dolu şeye sahibiz.

Ama değiştirmesi en zor olan şeyi cesaretle değiştirerek başlayalım mı? Kendimizden. Kendimizden başlayalım.

Eğer hayata karşı tutumunuzu değiştirebilirseniz, baya bir şeyi değiştirmiş de olabilirsiniz.
Eğer kendinize karşı tutumunuzu değiştirirseniz, bir çok şeyi de değiştirmiş olacaksınız.
Olabiliriz.
Olalım.

İşte kafama kazınan bu "ulen acaba kaç yazım kaldı" sorusu beni değiştirmek istediğimiz şeylere karşı daha atik, daha cesur davranabilmeye doğru itiyor.  Kaderci biri değilim, ama hayatın sunduğu deyin, karma deyin, artık ne derseniz deyin, atsanız atamayacağınız, satsanız satamayacağınız durumlar da var elbet.

Atsan atamamak, satsan satamamak kavramı hayatımızın ne kadar çok yerinde bizi bağlıyor değil mi?

Tüm yaşamımız boyunca, ailemiz hariç baya bir seçim yaparak yaşıyoruz. Farkında olmadan, ya da gayet farkında olarak bazen kendimize hiç iyi gelmeyen durumları ya da kişileri de seçmiş olabiliriz. Üstelik, insan bu seçimlerin içinde hayatta kalmaya devam etmek üzere programlanmış bir ruh durumuna sahip olduğu için, Stockholm sendromu misali, kendine eziyet eden durumları daha da sevip, mağdur edebiyatı içinde geceleri yastığına döktüğü göz yaşlarını sevebilir.

Ya da bir süre sonra seçtiği durumun mutsuzluğu içinde kalmayı, o çitle çevrili olduğu alandan dışarıya çıkmaktan daha kolay buluyor olabilir. Her değişim zordur. Değiştirmek zordur. Değişmek, değişmeye cesaret bulmak zordur.

Sevmeyin. Mağdur durumda hissetmeyi sevmeyin. Sizi mağdur edecek insanları gidip bulmayın, size mağduriyet hissettirecek durumların içinde durmayın.

Bin kuşak önceki atalarımızdan yerleşmiş fedakarlık geni dediğimiz şey, aslında kökümüzü kurutuyor biliyor musunuz? Fazla fedakarlık hiç iyi bir şey değil. Fedakarlığın ucu kaçmış kısmı hem kendimizle, hem fedakarlık yaptığımız kişiyle- kişilerle ilişkimizde farklı bir  ton yaratıyor,  biz isteyerek yapsak da, karşımızdaki talep etmese de aramızda görünmez bağlar güçleniyor, yükleniyor, herkesi bir girdabın içine hapsediyor. Fazla fedakarlık kendimizden vazgeçmemize neden olabiliyor, fedakarlık yaptığımız kişiyi de kim ne derse desin bizim karşımızda bir nevi "zayıflatıyor".

Sonuçta fedakarlığın fazlası kimsenin kendisi gibi yaşamasına izin vermeyen garip duygusal bir döngü yaratıveriyor. Fedakarlık geni diye bir şey var; aileden. Bulaşıcı.

Tüm ilişkilerde kendimizi düşünmeyi unutmamak "bencillik" gibi gelse de herkesin şu kısacık yaşamda ne istediğine, kendi iç sesine kulak vermesi, buna zaman ayırması gerek. Fakat iç ses dediğimiz şeyin de hırslardan, zorlamalardan, egonun paravan arkasındaki fısıltılarından epey sıyrılmış olması gerek. Ne kadar zor değil mi?

Çok geçmiş yıllarda bir arkadaşım onu terkeden sevgilisi için "hayatımı onu mutsuz görmeye adayacağım" dediğinde dehşete düşmüştüm. Kendi hayatının değersizliğine bakın, kendine verdiği değere bakın. Bir başkasının mutsuz olması için adanmış bir hayat.

Peki hayatımızı iyi ya da kötü, bir başkasına adamak, sanki çok mu iyi?

Her ne olursa olsun, değişim cesaret ister. Cesaret her yaşta, her durumda sahip olmak istediğimiz bir güç. Bir gün, hayatın son zamanlarına doğru geldiğimizi bilsek, acaba ne yapmak isterdik? Kiminle, kimlerle olmak isterdik? Nelerden kurtulmak isterdik? Neleri yeşertmek, neleri kurutmak, neleri kaldırıp atmak isterdik? Neleri oldurmak isterdik? Hemen bir liste yapın.

"Keşke" kelimesini hiç sevmedim. Keşkelerin varlığıyla zaman kaybedecek değilim. Keşkelerle zaman kaybetmeyin. Keşkeleri biriktirmeyin. Bunun için ise gereken önemli şeylerden biri cesaret. Korkmamak.

Olacaklardan korkmamak.  Olmayacaklardan korkmamak.

Geleceğin her zaman son derece bilinmez olduğunu hayat bana çok iyi öğretti. Gelecek, biz planlar yaparken beklemediğimiz şekilde geliveriyor ve yüz yüze kaldığımız şeyler, bazen seçmediklerimiz olsa da insanın tüm durumların içinde kendine nefes alabileceği "ben" alanlarını açması gerek.

Kendinize alan açın! Kendimize nefes alacak alanlar açalım!

2015'in son aylarında hepinize yeni yılda en istediğiniz şeylere sahip olabileceğiniz değişimleri yaratacak cesareti dilerim. Dönüşmek, değişmek, bırakmak, sevgiyle zıt şeyler değil. Tam aksi, insan kendisini sevmezse başkasını nasıl sevsin? Önce ve en önce kendinizi sevin, insan kendi değerini bildiği zaman etrafa bunun enerjisini de yayıyor, ve buna dair şeyleri de hayatına buyur etmiş oluyor.
Ancak kendinizi severseniz seviliyorsunuz. Ancak kendinizi severseniz etrafınıza yayılan bir ışık oluşuyor, insanlarla aranızda daha koşulsuz, daha sağlam, daha açık bağlar oluşuyor.

Korkmamak çok kilit bir kelime. Kaybetmekten korkmamak çok kilit bir kelime.

Bir şeyi kaybetmekten korkanlar, o şeyle aralarındaki enerji akışını farkında olmadan kesiveriyorlar.

Kaybetmekten korktuğunuz durumlarda sevgiler eksiliyor, aşklar bitiyor, insanlar birbirlerinden ayrı düşüyor.

Kaybetmekten korktuğumuz sürece maddi şeylerin eksikliğini daha çok yaşamaya başlıyoruz. Olanı da kaybetmeye, gelecek olan varsa onu da uzaklaştırmaya neden olan şey korku enerjisi.

Buradan yola çıkarak, ya da alakasız şu noktadan yola çıkarak kendini aşırı önemseme sendromuna dair yazıyı da bir başka bahara saklayayım. Hani şu "ben olmazsam o bensiz ne yapar? "Ben olmazsam onlara ne olur" sendromu var ya. İşte oradan yola çıkıp ah bu ben üstüne de yazabiliriz. Bir gün.

Merak etmeyin, dünya dönüyor. Biz olsak da olmasak da her şey yerli yerinde olacak. Biz olmadığımız durumda da dünya dönmeye devam edecek.

Tamam bitiriyorum. Gözlerinize sağlık. Okudunuz ya.

Bu yazıyı William Wallace'e ve onun kızıl sakallı İskoçyalı dostlarına selam çakarak bitireyim,  Wallace'nin son sözlerinden biri buradaki son söz olsun:

"Herkes ölür, ama herkes gerçekten yaşamaz"




Mutlu güzel akşamlar.

Pınar