16 Haziran 2017 Cuma

"Oluruna bırak. Olmazsa tekrar bırakırsın"



İnsanın kaderini büyük ölçüde seçimleri belirler.

Seçtiğiniz şeylerden siz sorumlusunuz, seçmediklerinizden de. Yetişkinlik denilen şey, hayatınızın tümünde olanların sorumluluğunu almakla başlıyor.

Mutlu biriyim ben. Bu hale hayatta hatalar yapa yapa, yanlışı seçe seçe, kaybederek ve oram buram kanayarak geldim.  Gerçek mutluluk ise zannettiğin kendin neyse, onu kaybettiğinde başlıyor.

İnsanların çoğu elde etme hırsının kurbanı olarak sürdürüyorlar yaşamlarını. Bir adamı elde etmek, daha iyi bir hayat elde etmek, daha çok para ya da prestij elde etmek, saygınlık elde etmek ve daha çok sevilmek, hatta daha çok mutluluk elde etmek için, çoğu kişinin hayatı bitmeyen bir savaş alanı gibi. Aralarda durup dinlenip ayağa kalkıyor ve kendileri için “iyi” olduğunu düşündükleri hırsları için savaşıyorlar. Sonra bakıyorlar ki; hayat bitmiş.

Gerçek sevgi ve mutluluk, uğrunda mücadele vermediğin zaman gelip seni bulan şeyler oluyor. Hiç kimse daha çok sevilmek için mücadele ettiğinde bunu elde edemez. Hiç kimse daha değerli hissetmek için karşısındakinin yakasına yapıştığında bunu başaramaz. Hiç kimse mutlu olmak için çabaladığı sürece bu “çaba” gerçekleşmez. Kendiliğinden ve çabasız, akıştaki şeyler gerçek olanlardır çünkü.

Bazen bakarsınız, işler istediğinizi gibi gitmiyor. O zaman karşınıza çıkan davranım yollarından en değerli olan, önce durup aynada kendinize bakmaktır. Fakat bu da çok mühim bir meziyet.  Çünkü insanoğlunun en büyük tuzağı kendini “zannetmektir”. Genelde kendimizi bir şey zannederiz. Çoğunlukla da olmadığımız şey.

İnsanın istekleri olması doğaldır, bazı istek ve arzular pek çok duygusal ya da fiziksel hatta sosyal yönlendirici yüzünden oluşabilir.  İstekler en basit hali ile iki kişiyi etkiler, sonra 3 ya da daha fazla, kalabalıksanız sülale, ve geniş arkadaş grubu içindeyseniz hatta, mahalle kadar insanı etkiler bazı istekleriniz. Bazı şeyler sandığınızdan daha geniş kitlelerde insanı ve hayatı içine alır. Böyle bir durumda o isteğin nasıl bir ihtiyaçtan doğduğunu, size ve başkalarına nasıl bir fayda ya da farklı bir durum yaratacağını görebilmek gerekir.  Bir kişiye olan davranışınız ya da onun size olan davranışını belirleyen şey, zannettiğimiz gibi tek bir şey: “Ben istiyorum” değildir. Eğer uygun gördüğünüz tek davranış “kendi istediğiniz” gibiyse ve insanlar sizin isteklerinizi sizin istediğiniz gibi kabul etsinler isterseniz bazen fena halde yanılabilirsiniz. Mesela size aramayan ama sevdiğiniz biri varsa, bir durup sormak iyi fikir olabilir;  neyi kabul etmedim? Neyi kabul edemiyorum? Hangi duygumun karşı taraf tarafından beslenmesini, sürekli kılınmasını istiyorum? Değer görülmek? Vazgeçilmez olmak? Özel kalmak?

Burada sesli bir kahkaha arası vermek istiyorum.

Hah hah ha hoh hoh ho.

Çünkü insanlar değişir. İlişkiler ve kabulleri sevgiler ve değerler de farklılaşır. Evlilik ilişkisinde bile taşlar yer değiştirir, sevme biçimleri farklılaşır, sabit kalanlar dışında hem duygular hem kabuller dans eder.

Eğer karşınızdaki değişti ise ve siz değişmediyseniz bu sorundur. Eğer siz değiştiyseniz ve o değişmiyorsa bu da sorundur. Birlikte değişmiyorsanız –bir noktaya dek- sorun yoktur,  bir vadede değişim illa ki başlar ve değişimi kabul etmeyen ve buna uyumlanamayan taraf yok olur.  Bu her ilişkide böyle. Upuzun ve musmutlu iletişimlerin sırrı değişime ayak uydurabilmektir. Kendiniz bile değiştiğini kabul etmeniz gerek. Eğer 3 yıl önceden, 5 yıl önceden hatta geçen seneden farklı değilseniz kör kuyularda merdivensiz kalmanıza bir kol boyu mesafe kalmış demektir.

“Ben böyleyim” yanılgısı etrafınızı sarmışsa, koşarak kaçın.

Bunu kendiniz için söylüyorsanız kendinizden bile kaçın.

İnsan öncelikle kendisi için özel olmalıdır. Kendinizi severseniz daha esnek ve uyumlanabilir biri haline de gelebilirsiniz. Kendini sevmek konusu ise zannettiğiniz kadar basit değildir; çok sevilen biri olduğunuzu düşündüğünüz herhangi bir anda değer görme duygunuzu sarsan biri size hayatı zindan ediyorsa mesela; durup düşünmeniz gerekir; neden sarsılıyorum ki ben?

Çoğu klişe duygu, “özel” hissedilmeyi “farklı bir yere “ konulmayı işaret eder. Bu yaşta anladığım şey ise hayatınızda “özel” diye seçtiğiniz insanların değişebildiği, sizin “değerli” kabul edildiğiniz ana başlıkların  bir gün referanslar bölümünde sayfa numarası olmaya devredebileceğidir. Ve insan herkesten vazgeçebilir; sayın bakalım, kimlerden vazgeçtiniz? Epey bir durum var, epey bir insan var değil mi?

Vazgeçmekten korkmayın. Ama en önemlisi:

Vazgeçilebilir olmaktan korkmayın! 

Birini seçtiğinizde aslında onunla sessiz ( bazen sesli) pazarlıklara girersiniz. Mesele kendinizle girdiğiniz pazarlıklardır. Kendinizle pazarlıklarınızda kendinize dürüst olun. Olabilirseniz mutlu bir yaşam gerçekten önünüzde uzanacaktır.

Etrafımda çoğu insan, biten ilişkiler, değişmiş arkadaşlıklar, yok olan bağlar yüzünden başkalarını suçluyor. Birileri ile ne zaman konuşsam; o böyleydi, şöyleydi, o oldu bunu yaptı, bunu düşünmedi, bunu yapmadı… Böyle istedim olmadı.. Ve herkes hep başına gelenler yüzünden önce başkasını suçluyor. Kendini kurban görüyor, mağdur görüyor. Hep kendini iyi ve haklı, başkalarını tu-kaka zannediyor.

Başkaları nezdinde de haklı olmak, genellikle ferahlatır değil mi? Bu nedenle insanlar “taraf” ararlar, “yandaş” edinirler. Duygularınız ve istekleriniz ve başınıza gelenler ya da gelmeyenler konusunda yandaşlarınız sizi ferahlatırlar. Gerçek arkadaşlık halini ise “kusura bakma ama sen de böyle davrandın ve bu iyi bir şey değil” diyebilenlere de sahip olmakla tanımlıyorum. Bu size sevenlerin ve sizin sevdiklerinize karşı önemli bir görevdir. Destek olmak onaylamak değildir.  Sevmek ayna olmaktır.

Ayna olmak aynada kendini görmek değildir ama. Bir benzerinizi yaratmak için verdiğiniz savaş bomboş bir savaştır. Aynanız size kendinizi gösterir, o gördüğünüze karşı mücadele edersiniz. Bu mücadele ettiğiniz şey, aslında kendinizsiniz; kabul etmek istemediğiniz kendiniz.

Birini seçtiğinizde bir hayat seçersiniz. Komple bir paket elinizdedir artık. O paketi ayırarak ve o paketin genelinde kendinizi kayırarak yaşayamazsınız. Enine sonunda paket yırtılır ve meyveler aşağıdan yere saçılır. Parçalayarak, bölerek, kendinize göre, sadece kendinizin istediği gibi sevemezsiniz. Karşınızdaki sizi sizin istediğiniz yerde tutsun, onu kendinize saklayın isteyemezsiniz. Bu egonun en büyük yanılgılarından biridir.

Gerçekten mutlu olmak, kendinizi görebilmek, isteklerinizi ve arzularınızı kendi egonuz dışındaki süzgeçlerden geçirerek farketmek, bunu dile getirebilmekten geçiyor.

Dolaylı insanlardan hiç hoşlanmam. Kızar ama “yanılıyorsun kızmadım” der, sinirlenir ve içten içe kurar ama başka yere yansıtır. Gerçek ilişkiler dolaysızlık üstüne kurulmalıdır.  Dolaylı insanlarla arkadaş olamam, yan yana kalamam. Vazgeçerim. Vazgeçtiğim için üzülmem.

Karşınızdakini kendiniz yapmaya çalışmamak önemli bir meziyettir. Kendiniz sandığınız şey de çoğu zaman gerçek değil çünkü.  Kendiniz olabilecek cesareti gösterdiğinizde daha çok sevilen biri de olursunuz. Bazen bir şekilde akıllı, iyi huylu, uyumlu ve sevgi dolu zannettiğiniz birinin içinden bir canavar çıktığını gördüğünüz olmuştur değil mi? İşte ben böylelerine rastladığımda üzülürüm. Olmak istedikleri kişi vardır; öyle daha çok sevileceklerini düşünmüşler bir balmumu maske takmışlardır hayata ve etraftakilere karşı. O içine düştüğü bazı anlarda içlerinden çıkan şey ise aslında kabul etmediği kendileridir; öfkeli, hırslı, ben merkezcil olduklarını kabul edemezler. Böyleleri  için genelde “ruh hastası” denildiğinde üzülürüm. Ruh hasta olamaz. İnsanın benliği hastadır ve kendinizi severseniz, iyileşebilir. Başkalarını severseniz ve bazen  sevilmemeyi de umursamazsanız iyileşebilir. Başkalarının sizi nasıl gördüğünü aşırı umursamak hastalıktır.

Başkalarının istediği gibi olmak sizi daha çok sevilen biri yapmaz.

İnsan onay alma ve sevilme biçimlerini küçük yaşta öğrenir. En basit haliyle ebeveynlerinizin size nasıl ve ne zaman sevdiği, neye onay verdiğine göre şekillenen bir kaftan giyer, ergenlik ve sonrasında  da tüm ilişkilerde o kıyafetle gezinirsiniz. Gerçek kendini görmek ve bunu hazmetmek diye bir şey de vardır; bir bakın bakalım, kaç kişi kendini gerçekten görebiliyor? O elbise rahat çünkü değil mi? O elbise içinde kalmak konforlu.  Kimse çıplak kalmak istemez.

Elde etme hırsı ile yanıp tutuştuğunuz her şey elinizden kayıp gidecek kadar zayıflar. Hiç bir duyguyu zorla elde edemezsiniz. Bunu böyle yapamayan o kadar çok o kadar çok insan biliyorum ki. Eminim siz de hemencik neler neler sayarsınız…

İstediğiniz şeyler olmuyorsa tepinmeyin. Tepindiğiniz zeminde ayağınızın dibinde su kuyusu filan bulamayacaksınız. Hayatı akışkan bir kabulle yaşamak ve kendini elde etmek yolundaki çaba size zaten eşsiz bir mutluluk getirir. Ve size mutlu edecek insanları da getirir. Kendi gibileri size yakınlaştırır. O zaman gerçekten akışkan ve ısrarsız bir huzurun, sabit bir neşenin içinde akmaya başlarsınız.

Herkesin zafiyetleri vardır. Eski bir arkadaşım bana “zafiyet görmeyi sevmiyorum” demişti. Ah ne kadar zayıftı aslında. Gerçek güç, kendini olduğun gibi sunabilmektedir çünkü; olmak istediğin kişi gibi davranmakta değil.

Kendinizden vazgeçmeyin. Ama önce “ben” dediğiniz şeyi bulun.
Onu sevin. Ondan utanmayın. Onu ezmeyin. Onu itmeyin.

Sizi en yumuşak karnınızı bilip, en olmadık hallerinizle seven birileri olduğunda hayat bayram seyran çünkü. Bunu zorla elde edemezsiniz. Bu size kendiliğinden gelir.

Ve kader değildir. Siz seçersiniz. Seçtiğinize razı iseniz mutlu olun. Razı değilseniz bırakın. Hem bırakmayıp hem mutlu olmayı beklemek havanda su dövmek gibi bir şey.

Bırakmaktan korkmayın.

Bırakılmaktan korkmayın.

Önce kendiniz olmayı, kendiniz gibi kalmayı seçersiniz. Sonra kendinizi sevmeyi seçersiniz. (Kendini sevmek eşit değildir kendini hep haklı ve harika görmek) Sonra başkalarını oldukları gibi görmeyi, sevmeyi, gerekirse vazgeçmeyi, ya da yeşertmeyi seçersiniz. Sonra bakarsınız şu kısacık hayatta sizi dişinizin arasına kaçmış maydonozla da seven birileri var. Sizi olduğunuz gibi sevmekte ısrar eden birileri var. Bu ilişkiler gerçek olanlar işte. Gerçekten mutlu edenler.

Geçmişime baktığımda çok sevdiğimi düşündüğüm bir sürü kişiyi aslında çok sevmediğimi, o sevmek dediğim şeyin kendi kendime bazı hallerden oluşan zannetmelerin oluşturduğunu görüyorum mesela. Yanlış anlaşılmasın, hep sevilmeye değer kişiler tanıdım elbette değerliydiler. Ama “miş” gibi yaparak geçirdiğim epey de zaman oldu.

“Miş” gibi yapmayın. Size “Miş” gibi davranılmasına da izin vermeyin. Kendinizi bilin, kendiniz olun, kendiniz gibi kalın. O zaman “miş” gibi yapmayan gerçek ilişkiler ağının içinde huzurlu bir papağan gibi oluyorsunuz. Huzurlu papağan çiğdem kovasına düşmüş papağandır. Üstüne de gazoz içer.

Yakın olduğum çoğu insan mutsuz zamanlar geçiriyor. Bir türlü aradıklarını bulamayanlar bir yanda, istedikleri olmadığı için mutsuzluklar içinde yuvarlananlar diğer yanda.

Bunu siz seçtiniz.

Seçimlerinizin sorumluluğunu almazsanız ömür boyu mutsuz yaşar öyle ölürsünüz. Ve en fazla, kalabalık cenazenizde birileri sizin için “Rahmetli çok iyiydi” der. “Rahmetli gün yüzü görmedi” der. “Rahmetli çok çekti” der.

Gün yüzünü kendinize gösterecek sizsiniz. Siz kendi yüzünüze dönüp bakmazsanız kimse size güneşi göstermez. Kendinizi görün ve seçimlerinizin sorumluluğunu alın.

Gerekirse katlanmayın da! Hayat katlanmak için aşırı kısa.

Çok uzun lafın kısası, yaşasın kendi gibi olanlar, kendi gibi kalanlar.
Yaşasın böylece çok sevmek, yaşasın böylece sevilmek!
Yaşasın güzel yaz, yaşasın incir reçeli.
Yaşasın deniz kokusu, yaşasın canım sevdiklerim, beni canı gibi sevenler. (Ne şanslıyım, Yaşasın!)
Yaşasın çiğdem yemek, üstüne gazoz içmek, yaşasın kelimelikte 60 pointsle sevinmek, hiç durmadan yenilmek.
Yaşasın açan menekşeler, yaşasın arkadaş olduğum kargalar. Yaşasın konuşmaktan şarjımı bitiren dostlar, yaşasın sevdiğim, yaşasın kendi gibi olan canım sevdiklerim.

Mutlu hafta sonları!














4 Ocak 2017 Çarşamba

Aramak ya da Aramamak! İşte bütün mesele bu!

Hayatta başıma ne geldiyse, aramaktan geldi.

Bir çok sorunun cevabını aradım; Bu hayatta varolma amacım sadece öylesine yaşayıp gitmek mi yani diye sordum kendime, sadece bu beden, bu duyular bu kadarla mı sınırlıyım ben diye düşündüm. Bana verilmiş bu yaşamı "boşa harcamama" gerektiği duygusuyla sürekli rahatsız hissettim, boşa harcamak ve harcamamak arasındaki anlamı düşündüm durdum.

Arayan "Mevlasını da  bulur belasını da" derler. Bir çok insan için mevlayı bulma yolları bir çok farklı şeyden geçiyor olabilir kuşkusuz, ama içinde yaşadığımız yüzyılda bu yollar epey de bir belayla dolu, içim ferah ferah söyleyebilirim. İlk gençliğimde beni Hindistan'ın güneylerindeki ücra köylere atan şeyle, bir matın üstünde dünyayı kurtaracağımı zannettiğim duygu tamamen aynı şeydi ve 44 yaşımda 4X4'lük bir performansa eriştiğim bu yıl içinde anladım ki insanın aradığı önce kendi olmalı. Ve "kendini tanımak"  "farkındalık" zannettiğimiz çoğu şey direk yanılsama dolu. Farkındalık zannettiğimiz çoğu şey,  kendimizi harika hissettiren egomuzun ikircikli bir oyunu.

İnsanın kendini başkalarından "farklı"ve "önde"  hissetmesi kadar aldatıcı bir duygu daha yoktur.

Hayal kırıklıklarımın bileşkesinde ise ortaya daha önce çok yabancı olduğum bir konu belirdi; şüphe. Fazlası zarar azı karar diyebileceğimiz bu hisse o kadar yabancıyım ki. Şüphe etmeden yaşamalarının mümkün olmadığını bildiğim değerli bilim insanı arkadaşlarıma buradan selamlarımı ayrıca iletiyorum; ama demek istediğim şüphe başka bir şey. İnsan önce bildiğinden şüphe etmeli. Memnuniyetle öğrendim ki "ben böyleyim" diye düşündüğünüz herşeyden şüphe etmelisiniz. Çünkü yaşanan deneyimler, gidilen yollar, dönülen yollar insana öğretiyor ki ne zannediyorsak o değiliz. Bu bile başlı başına ferahlık. Sandığım gibi biri değilim.

İnsanın egosunun farkında olması da tek elinde bir cetvel taşımak gibi. Yaramazlık yapmaktan kendini alıkoyamayan diğer eliniz, sizi memnun etmek için gururunuzu okşarken bir diğer eliniz ise şaplağı patlatıveriyor; beni gidi beni. Bunun farkında olmak ise pek de konforlu sayılmaz.

Bu güne dek deneyimlediğim ve içinden geçtiğim öğretilerin çoğunda ortak bir şey vardı; o yolda olduğunuz için farklı olduğunuzu hissetmek. Daha sağlıklı, daha güzel, daha iyi, daha korunmuş daha birşeylersiniz zannetmek.İnsanın amacını bulmuş hissetmesi kuşkusuz ki ayrıcalık hissi verir. Ayrıcalık hissi ise kimsenin yemekten kaçamayacağı tarçınlı ve portakallı bir çörek gibidir; her kim ya da ne size kendinizi "farklı" hissettirirse onun peşinden koşarsınız. Ego sevilmek ister, övgü ister, alkış ister. Özel olmayı herkes ister. Özel kalmayı herkes ister. İşte durum bu olunca bir süre sonra kendinizi özel hissedeceğiniz vaziyetlerin-durumların-insanların da peşinden koşmak paha biçilmez oluyor. Sonradan o portakallı çörekler midenize oturduğunda koşmaya başlıyorsunuz, kaçtığınız ilk şeyin zannettiğiniz kendiniz olması da şahane bir duygu...

Kim sıradanlaşmış olmayı kaldırabilir ki? En çok üzüldüğünüz zamanlar; biri için özel hissettiğiniz bir yerden sıradan olan bir başka yere geçmiş olduğunuzu anladığınız zamanlar değil midir? Egonun uğradığı bozgunu tolere etmek için türlü türlü yollar var; ama en güzeli kabul etmektir. Kabul çok değerli bir meziyettir, kabul ediyorum dersiniz ama içten içe asla kabullenemezsiniz. Sizi kemiren şeyler, kabullenemediğiniz şeylerdir. "Tercih edilmeme" duygusu mesela, müthiş bir ego tuzağıdır. Mutsuz insanların çoğunun mutsuz olma nedeni gelip birilerinin, bir şeylerin onları mutlu etmesini beklemeleri, ya da mutsuz edildiklerini düşünmeleridir. Mutluluk ise kalbin ortasında çalışan bir pil gibi, kendinden şarjlı ve güneş enerjisi dışında bir şeye pek ihtiyacımız yok aslında.

Şöyle bir durum da var; herkes aramıyor arkadaşlar.  Bazı insanlar kendilerini tamamen hayatın getirdiklerine ve götürdüklerine bırakmışlar, yaşamın anlamını sahip oldukları bir şeylerle tamlamışlar sürüklenip gidiyorlar. Oysa kocadır, eştir, çocuktur, sevgilidir, yetenektir, güzel bir bedendir, odur budur şudur, hepsi geçicidir ve insanın sarıldığı başka bir anlam yoksa hayat epey bir zor olacak demektir; Şimdi değilse bile sonra.

Anlam konusunda düşünmek ise çok değerli ve zorlu bir şey.

Geçenlerde Cem Şen hocanın 1. aşama eğitimini bitirdim. 2. aşamaya önümüzdeki ay başlıyorum. Eğitim sırasında bir ara yolumuz benzer bir noktada kesişen bir arkadaşım yanıma gelip "ayakları yere basan hoca bulmak ne zor değil mi?" deyiverdi. İçtenlikle onayladım. Bu dünyada maşallah kim varsa ayakları uçan halı, başı fezada çünkü. Bu anlamda Cem hoca bana süper geldi, normal bir insan çünkü. Şimdi böyle deyince bu yazıyı okuyan bir kısmınız bunu anlayacak, bir kısmınız da anlamayacak. Ama içim ferah ferah söyleyeyim; normal bir öğretmen görmeyeli çok olmuştu ve bana bakınca çakraların tıkanmış filan demeyen biri bana çok şahane geldi. Nedir bu yaptığın diye soran olursa da buraya güzelce bir ekşi sözlük girdisi bırakıyorum; isteyen okusun istemeyen okumasın.

 eksisozluk yi jin jing

Neyse ne diyorduk; aramalar bulmalar..

Geçmişten gelen en iyi öğrenmelerimden biri de şudur; ego bir enerji katmanıdır ve enerjin güçlendikçe egon da artar. Konu işte tam burada başlar. Kimse kendiyle uğraşmak istemez, etraftakilerle uğraşmak daha kolaydır çünkü. Olmayan, gitmeyen, yürümeyen şeylerin suçunu kendinden başkasında aramak daha konforludur.

Egosunun farkında olabilen insanların da populer olarak tuttuğu bir kaç yol var;

a) Ben hiçbir şeyim, sıradanım deyip durmak; ama bunu deseler bile tutundukları benliklerinden zerre ödün vermemek, sırf ağızda ben sıradan biriyim diye gevelemek, inadım inat duruşu.

b) Farkında olmak ve kendini yemek, kendini yiye yiye bitirmek, kendine eziyet etmek

c) Farkında olmak ve hiç takmamak, iç sesinden rahatsız edici bir şey duyarsa umursamamak, çünkü screen saver'lar hep güzeldir.

d) Hiçbiri.

Hiçbiri yolu oldukça zor. Çünkü normal olmayı içeriyor. İçinde yaşadığımız düzenin dayattığı bir çok biçim ve duruş içinde de en zoru normal olmak.

Spiritüel olarak bir çok insana fantastik gelecek bir çok şeyi gördüm, böyle olduğunu söyleyen kişileri de.

Bir çok insana fantastik gelebilecek deneyimlerim oldu; anlattıklarım da oldu anlatmadıklarım da. Gerçek olduklarını düşündüklerim ve rüyada olduğumu zannettiklerim de var.

Şimdi ise şunu soruyorum "ee naber gençlik?" yani gördün de n'oldu?

Yıllarca korunduğumuza, ayırıldığımıza, kayırıldığımıza inandık. Ben bir hocanın 5 yıl boyunca ayağının dibinde oturdum ve sonunda geldiğim nokta aslında hiçbir şeyi bilmeyen aptoş biri olduğumu anlamak oldu. Demek istediğim; şimdi artık kaçındığım yegane şey şudur; gözle görünmeyen vaad varsa orada ayvayı yemek de vardır. O vaadler öyle güzeldir ki, bir süre sonra sanrılarınızı kendiniz yaratırsınız, beyin şahane bir yaratıcıdır.

Sanrılar yaratmayın, gerçekliğe göbeğinden dalın. Bu gerçeklik ise ne kadar sağlıksız yaşıyor olduğumuz, ne kadar boş şeylere üzüldüğümüz, ne kadar saçma sapan konuştuğumuz üstüne olabilir mesela. Buradan başlayabiliriz. Uçan halıyla gidilecek bir başka evren filan yok, şimdi buradayım ve burada bana verilen bu bedenle ve akılla ne yapabiliyorum? Daha iyi olmak için ne yapıyorum?

Yıllarca içinde kaldığım sistemler bana usta çırak ilişkisindeki teslimiyeti öyle bir  belletti ki; herhangi birinden "onun da eksikleri ve yanlışları olabileceğini, çabaladığını ve mutlak doğru denilen kavramın aslında tek bir noktadan pürüzsüzce akıp gelemeyeceğini" kabul ederek bir şeyler öğrenmek bambaşka ve yeni bir deneyim. Beni tanıyanlar bilirler, guru-disciple ; usta- çırak ilişkisine gönülden inanırım, her konuda daha ileriye gidebilmenin yolu iyi bir öğretmenden geçer. Fakat artık geldiğim noktada, yıllarca aktif olduğunu zannettiğim agya çakramdan beynime hücum eden kan şunu diyor; öğren ve uygula. Kendi kendine gör. Anlatılanları da boşver. Anlatılanlar boş, eğer deneyimlemiyorsan.

Deneyimle hayal görmeyi ayır.

Deneyimlediğin şeylerden de şüphe et çünkü zihin uydurukçudur. Kendini elden bırakma. Kendini tamamen kimsenin eline bırakma.

Öğretmenin dediğini yapma yaptığını yap dedi Cem Şen. Çok da doğru. Önce ne yaptığını görmeliyim, nasıl yaptığını görmeliyim.

İşte bu yüzden bu gün Cem Şen hocanın "Gördüğünüz melekler, ışıklar filan beni ilgilendirmiyor" demesi kalbimi coşturdu. Biliyor musunuz beni de ilgilendirmiyor. Hatta şu an kendi kendimi bile bu konuda ciddiye almıyorum, ciddiye aldığım tek şey nefesimi izlemek ve sağa dönünce ağrıyan sağ bacağım. Duruşları daha mükemmel yapmaya çalışmak. Bedenimi gözlemek. Tam da iyileşmeye buradan başlamak gerekiyor.

İnsanoğlunun bu dünyaya çökmüş biçimde geldiği ve çökerek, hastalanarak, eriyerek yok olacağı olgusunu kabul etmiyorum. Yaşlanmak normaldir, hücrelerim 20 yaşımdaki gibi görünmüyor olabilirler ama insanın kendine yapacağı iyilikler vardır. Başlamak için de geç değildir.

Ben sigara içmiyorum, hayatımda hiç içmedim. Buna rağmen şu egsoz dolu şehirde eminim ki ciğerlerim bayram etmiyordur ama en azından kendime bu kötülüğü yapmıyorum. Siz de yapmayın; kendinizi zehirlemeyin, yaşamınızı kısaltmayın, hayat konforunuzu düşürmeyin.

Et yemiyorum. Bu bir seçim. ister yiyin ister yemeyin, et bana iğrenç geldiği için değil, Ahimsa'ya inandığım için yemiyorum. Bana göre hayvanların varlık nedeni insanların damak tadına hizmet etmek değildir ve onları yemeden de sağlıkla yaşayabiliyorum, o zaman yememeyi seçiyorum. Ama şunu yapabilirsiniz; bedenimiz çöplük değil. Bunu sıkça kendime anımsatıyorum, bedenimiz değerli ve nadide bir donanım, ona iyi bakmak epey ciddi bir iş. Ağzımıza tıktığımız her pis şey, gereksiz besin için bunu düşünürsek ne güzel olur. Ben de düşünüyorum, iki baklava yedikten sonra tepsiyi yemek istiyorum ama kara kara düşünüyorum. Ciddiyim.

Hareket edin! Oturarak sıkışmış omurlarımıza yazık gerçekten. Artık her istatistik gösteriyor ki uzun yaşamın sırrıdır az yemek ve hareket etmek. Bunu  bile bile gülle gibi oturup varacağımız nokta ancak bir süre sonra bizi taşımayan bu beden olacak. Kendime bakıyorum, 44 yaşında bir çok yaşıtımdan çok daha iyi ve bir çoğundan da daha kötü durumda bir bedensel performansım var. Bu şu demek; daha iyi olabilirim ve bu çaba gerektirir. Çabayı göstermek iyi bir his.

Kafayı deliler gibi bedene takmaktan söz etmiyorum ama her nereye gitmek istiyorsanız; uzaya mı evren dışına mı nirvanaya mı fezaya mı; sizi bu beden taşıyacak. Sağlıksız, bakımsız bir bedenle değil aydınlanmak, yerinizden kalkıp ışığı açmak bile zor gelebilir.

Benden epeydir haber alamayan dostlarım; Yogayı bırakmadım, yogayı seviyorum. Yıllarca bana beden-nefes koordinasyonunun değeri ve önemini anlattı Yoga. Ama net şekilde söyleyeyim ki "anda kalmak" habire sonrasını düşünerek ve o tarafa yatırım yaparak olmuyor. Şimdiye yatırım yapmayı şimdilerde öğreniyorum; her ne işle uğraşıyorsam farkındalıkla ve en iyisini yapmaya çalışarak yapmanın ödülü şimdide kalabilmek oluyor.

Yin Jin Jing yapmaya başladım. Memnunum. Pratik, kısa bir egzersiz. En çok zorladığım gözümü açık tutmak ve bedenime uyanık kalmak. Gözler kapalı içe dönmeye çok alışmışım, o güzel geliyor. Padmasana'da oturup ağrıyan bacağı yok saymak güzel geliyor, gerçek olan ise bacağı ağrımayacak hale getirmek.

Ve evet enerji var, çakra var, karma var:)

Bazı şeyler hiç değişmiyor.

Buraya kadar okuyan dostlarımı içtenlikle selamlıyorum, bu şarkıyı hediye ediyorum. Bana anımsattığı şey çok güzel. 19 yaşımda, kulağımda kulaklıklar, Boğaziçi Üniversitesi Güney kampusunun o zaman toprak olan orta alanında 1. erkek yurduna Erkan'ın odasına koşuyorum. Aşırı mutluyum. Erkan bölümdeki en sevdiğim arkadaşım. Hayatımda gördüğüm ilk polar monta sahip bir BÜDAK'lı. Şimdi ne yapıyor derseniz şuraya da göz atın, hem genel kültür olur; marmaric.org. Kesin okumaz ama buradan kendisine selam çakıyorum, kucaklıyorum.

ps. Başarıya giden yolda uyumak istiyorum ne güzel bir gençlik iç sesidir. Fotoğrafı bu yüzden koydum. Herşeyin doğalı güzel, gün aydınlanmadan uyanmak ise hiç güzel değil:)


 Sağlıcakla kalın.










4 Aralık 2016 Pazar

Müstesna'ya mektup...

Müstesna çayından bir yudum daha alıp devam etti: "Çok değişti artık onu tanıyamıyorum" dedi. Peki neden üzülüyorsun? diye sordum. 
Sonra uzun uzun anlattı, dinledim. 
"Sen ne diyorsun bunlara peki?" deyince, "Zaman yok hadi kalkalım, ben sana sonra yazarım" dedim. Aşağıdaki yazı, Müstesna için. Ve içinde kendinden bir şeyler bulacak herkes için olsun...


Tanıdıklarının bildiklerinin değiştiği, alıştıklarının aynı kalmadığı, değişmez zannettiklerinin yok olduğu zamanlar güzeldir.

Ezberlerinin bozulduğu, hep olacak dediklerinin artık olmadığı, hiç olmaz diye düşündüklerinin gelip seni bulduğu zamanlar güzeldir.

Değişmek güzeldir, yer değiştirmek güzeldir. Hiç bilmediğin insanların hayatlarının kıyısına yaklaştığında, gördüklerin güzeldir. Her yeni insan, yepyeni bir dünyanın kapılarını aralar.

Çok iyi bildiğini zannettiklerinin, hiç bilmediğin hallerine rastlamak güzeldir. Aynı kalmayı beklemediğinde, değişmeyi de beklemezsin. Beklememek güzeldir. Bir şeylerin kendiliğinden değişmesi güzeldir.

Olduğu gibi bir akışta, engeller koymadan, suyun yönünü değiştirmeye çabalamadan akıp gitmek güzeldir.

Neredeyse hiç kimse akışta değil. Kimse kendini rahat rahat, korkusuzca bırakamıyor. Akıntıya karşı kürek çekmenin yüceltildiği bir düzendeyiz, "Bırakmak" çoğu kişinin korkulu rüyası. Zorlamaya, bentler örmeye, "öyle değil böyle"lere alışmış olan herkes, kaybetmekten çok korkuyor. Kaybetme korkusu insanın en ilkel hastalığı. Oysa en kötü hastalık, insanın kendini kaybetmesidir. Kendini iyice tanıyamamış, aynada kendiyle yüzleşememiş kişiler için değil ama. Onlar kaybedecekleri şeyleri de kendilerinin dışında tanımlarlar. Başkalarını kaybetmekten çok korkarken, kendilerine bakmayı unuturlar. En çok kaybedenler, kendilerini aramayanlardır. Kendilerini bulamamış olanlardır.

İnsan egosu öyle çetrefilli, öyle yüce acayiplikte bir şeydir ki; siz batarken size nefes aldırmaya çalışır. Oysa batmak güzeldir. Size üzüntü veren bir durumda, olan bitenin karşısına geçip "Bunu ben yaptım, tam da bunu hakettim!" diyebilen çok azdır. Genelde mağduriyetleri başkaları yaratır; başkalarının kötü huyları vardır, başkaları inatçıdır, başkaları sevmeyi bilmez, başkaları bize şunu bunu yapmıştır. İşte o başkalarına sallanan parmak, sizin tatlı egonuzdur. Şimdi aynaya bakıp parmağınızı kendinize sallayın; içinde bulunduğunuz durum her ne ise; onu siz istediniz. Siz yarattınız. İyi ve güzel, kötü ve sıkıcı her şey sizin seçiminiz. Sizin izin verdikleriniz. Geçmişteki yaşadığınız her şeyi siz seçtiniz. Geleceğinizi  ise tam da şimdi seçiyorsunuz.

Sevgi neşe ve ahenk içerir. Sevgi kendini saklamayı gerektirmez. Sevgi kendinden saklanmaya mecbur kılmaz. İnsanın kendinden saklanması çok üzücüdür, çok kırıcıdır. Gerçekteki en derin duygularınızı karşınızdakinden saklamak zorunda kalırsanız, gerçek duygularınızı alıştığınız konfor alanından çıkamadığınız için hasır altına süpürürseniz, kendinizi yok sayarsanız çok kırılırsınız. Kendinizi kandırırsanız çok incinirsiniz. Ve en çok incitebilenler aslında kendini en çok saklamış olanlardır. Kendi gibi olamayanlar,  aslında kendilerine olan kızgınlıklarını karşılarındakinden çıkarırlar. Öfke insanın kendisinden kaynaklı bir duygudur, kendisiyle barışık olanlar daha az öfkelenirler. İnsan kendinden uzaklaştıkça öfkesi artar.

Sevgi zorlukları birlikte aşma dürtüsü içerir, tek tarafın yalnız başına çabalaması gerekmez, sevgi işbirliğidir.

Vefa duygusu insanı geçmişteki durum ve sözlere saplayan, çıkmak istediğiniz kapıların üstüne kilitler vuran bir duygu değildir. Vefa, çoğunluk tarafından yanlış anlaşılan bir kelime diye düşünürüm hep. Vefa duygusu, iyiliğe bağlılık içerir, durumlara değil. Vefa, iyi duygulara bağlanmayı içerir. Ortada karşılıklı güzel bir şeyin kalmadığı durumda vefa, bazen gitmektir. Bazen susmaktır.

İnsanın insanı iyileştirmesi mümkün. Çiçek açtırması mümkün.

İnsanın insanı hasta etmesi, eksiltmesi, yaralı bir hayvana çevirmesi mümkün. İşin fenası bunların hepsine cahilce "sevgi" diyoruz. Öyle zannediyoruz. Sevgi çoğumuza acı veren bir şeymiş gibi öğretildi. Çekilen acı çoksa, sevgi çokmuş zannettirildi. Oysa acı veren değişememektir, bırakmamaktır, akıntıya karşı kürek çekmektir. Gerçek acı kendin olamamaktır. Kendinden uzaklaşmaktır.

Sevgi bir arada değişmekten korkmamaktır. Başkalaştığını kabul etmektir.

Sevgi bazen de kendine saplı kalmamaktır. Alışkanlıklara saplanmamaktır. Vazgeçmektir. Zamana ve getirdiklerine inat etmemektir. Kabuldür. Kendi içinde evrilmektir.

Sevgi değiştirmeye inat etmemektir. Değişmemeye inat etmemektir.

Sevgi anlaşmaktır. Anlaşamadığınız birini gerçekte uzun süre sevemezsiniz. Sizi anlamadığını düşündüğünüz biriyle uzun süre bir yolda yürüyemezsiniz. Birlikte nefes almıyorsanız işbirliğinizde bir yan eksik demektir; eksik kalan taraf bir gün vazgeçtiğinde o yüzden şaşırmayın. Sevgi egonun sınırlarını kaldırmaktır. Sevmenin tanımlarını birbiriniz için kendinize göre yeniden yazmaktır, sırf sizin bildiğiniz gibi değil. Belki de öğrenilenleri unutmaktır. Öğretilenlere gülmektir.

Sevgi bozadır, kestanedir. Oraya buraya atılan terliklerdir. Benzer olmamaktır, ayrılıklara neşelenmektir. Saçmalamaktır, saçmalamaya izin vermektir.

Sevgi kelimeliktir; kelimeyi denk getirdin mi karşındakine çaktığın yüz puan neşesidir.  Sebze köftesi hayalidir, mercimek çorbasıdır, çekirdek kahve kokusudur.

 Değişimleri neşeyle kucaklayabilen herkese sevgilerimle...

Müstesna seni de öperim.  "Neden bana yeni ve güzel şeyler gelmiyor" diye sormadan önce elinde tutup bırakamadıklarına, bırakmak istemediğin duygulara dönüp bak. Yarın çaya gel olur mu, zencefilli kek yaptım...



















27 Temmuz 2016 Çarşamba

Kendime doğru son çıkış; Ben niye varım?


"Ben neden varım" sorusunu bir kere bile sormamış olanları sağdan çıkışa yönlendirelim.


Uzun ve yuvarlanmalı bir yazının içinde kaybolmaya varsanız, kendinize bir çay koyup gelin. Çünkü tahmin edebileceğiniz gibi yazasım var, ve bu okuma seansı uzun olacak.

Hayatın amacı ile ilgili epey kafa yorduğum çağlar boyunca baya bir duvara tosladım. İlk tosladığım duvar dinler arası ayrım duvarıydı.

Altı filan yaşındayken bir yerlerden öğrenmiş evin içinde durmadan haç çıkaran (tabi ki Ortodoks haçı, önce sola sonra sağa) ve bunu tik geliştirmiş gibi durmadan tekrar eden bir çocukken, babaannemin "cehennemde yanacağımı" söylemesi ile uykularım dağılmıştı. Aralıksız her gün haç çıkarıyor, sonra kesin cehennemde yanacağım düşüncesiyle geceleri ağlayarak dua ediyordum. Sonradan bu halimi farkeden babaannem, Kadir gecesi açılan göklerden meleklerin göründüğünü, kendisinin bunu gördüğünü ve eğer ben ve kardeşim bunu görürsek kesin cennete gideceğimizi söyledikten hemen sonra uykuya dalmış, ancak Kadir gecesinin ne zaman olduğunu söylemeyerek geceleri gökyüzünden melek görünmesini bekleyen uykusuz bir torun nesli yaratmıştı. İlkokulda İslam dinini seçmeyen herkesin cehennemde cayır cayır yanacağını söyleyen din öğretmenine bağırarak kafa tuttuğum için cezaya konulmamın travmasından daha ağırı, okulda en yakın arkadaşım olan ve  her öğlen beslenme çantasında ne varsa paylaştığımız Maria'nın cehennemde yanmasını düşünmenin acısıydı; kemirdiğim kurşun kalemler bu acıların izlerini taşır.

Karşılaştığım ilk ayrımcılık buydu diyelim.

Kendimi bildim bileli bazı bilimci arkadaşlarım tarafından "inanç geni"ne sahip olmamla açıklanan biçimde, bilinmeyen bir yerlerde daha hiç bilemediğim bir dolu şey olduğuna; dahası "ben" diye tanımladığım varlığın bu beden kütlesi dışında ve ötesinde bambaşka bir şeylerden ibaret olduğuna inandım. Gücüm bu kadar değildi herhalde, insanı süper kahraman yapan şey de sevgiydi, buna emindim. Çünkü sadece sevdiğiniz zaman cesaret edebilir, dağları delebilir, enginleri aşabilir, kendinizden taşabilirdiniz, insan sevdiği için süper kahraman gibi davranmaktan hiç çekinmezdi. Babam ve annem, kendini sevdikleri için feda etmenin, hiçe saymanın bedenlenmiş haliydiler; ki kendini sevmenin de çok değerli bir şey olduğunu anlamam, bu "feda etme geni" yüzünden çok geç olmuştur.  Neyse bu da başka bir yazının konusu olsun.

Onsekiz yaşlarımda "O ne ya?!" diye başladığım meditasyonlar, reikiler, Hindistanlarda aşramlarda diz dirsek çürütmelerin hemen hepsi hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Çok fantastik şeyler de görmedim değil. Usta çırak ilişkisinin değerine inandığım için, bir öğreten olması da bana harikulade geliyordu; yeryüzünde bilinmeyenlerin gizemini bana açacak bir öğretmen elbette olmalıydı, gerçek bir öğretmen kesin vardı. Bin türlü yerde tekrarlandığı gibi  "öğrenci hazır olduğunda öğretmen" gelecekti herhalde.

Bu yolculuk boyunca bir çok deneyimim oldu. Anlatmaya heveslendiğim zamanlarda tam anlatamadığımı düşündüğüm, anlatmaktan vazgeçtiğim, anlatmak için sadece üstünkörü olanları seçtiğim doğrudur. Deneyim sadece deneyenle bir bütün anlam ve kayıt içerdiği için, anlaşılmayacağını düşündüklerimi anlatmamayı seçer, anlattıklarımın da kayda değer bulunmamasından  alınmam. Bir çok insanın aksine, "biliyorum" diyebilmek için somut bir kanıt sunamamak beni hiç üzmüyor. Bu konuda arada kalmış biri değilim. Bazı şeyleri kalp bilir ve bunu kanıtlayamazsınız.

Tüm duygu ve düşünüşlerini sözel olarak ifade etmekten zevk alan, buna yatkın biri olarak, susmanın değeri kadar, içi dışı bir ifadelerin de, insanın kendisini olduğu gibi ortaya koymaktan çekinmemesinin de çok değerli olduğunu kendisinden uzaklaşmış insanlar tanıdıkça anladım. Yani; birinin kendi zannettiği şey ile olduğu arasındaki fark, ya da kendini göstermek istediği ile olduğu arasındaki fark tüm insani ilişkileri dinamitleyen bir şey. Ne olduğunu görüp kabul etmek ise çok değerli bir meziyet. Ancak gözden kaçırılmaması gereken şey de şudur; bir şey gibi olmak istersen olmayı başarabilirsin. Bu anlamda; eğer kendimiz için idealize ettiğimiz bir durum var ise, ifade ettiğimiz diyelim; bunu yapmaktan da vazgeçmek iyi bir fikir değil.

 İnsan eninde sonunda enerjik bir yansımadır; hiçbir şey tesadüf değildir. Olmak istediğiniz gibi davranmaktan vazgeçmeyin, bir gün o oluverirsiniz...

Hayatta kötü şeyleri yinelemek, negatif düşünüşleri sürekli dile dökmek de aynı şekilde onların içimize, benliğimize tüm yoğunluğu ile yerleşmesine neden olmaz mı? Hayatta negatif bir yerden tutarak, pozitif bir sonuç elde etmek mümkün müdür? Bence değildir. Bu nedenle, sevgide olsun, kabulde olsun, insanın zorlandığı zamanlarda pozitif söyleyişlere sarılması güzel bir şey. Ama ne derseniz deyin; önce kalbin yumuşak olması lazım. Kendi etrafını negatif duvarlarla öre öre katılaşmış kalplerle uğraşmak için hayat çok kısa. O nedenle etrafımdakileri de seçiyorum ben. Ya da onlar beni seçiyorlar. Ama bir şekilde, nefret bilmeyen, öfkeden beslenmeyen insanlarla çevrili olduğum için şanslıyım.

En son, hayallerin Jüpiter, gerçeklerin Sirkeci olduğu bir spiritüel yol deneyimi sonrasında epey çok şey öğrendim. İnsan denilen varlığın içinde bulunduğumuz düzeyde bozulmamışlığının imkansızlığını, ego denilen örtünün ağırlığını, bu yolda yürürken güce kurban olmamış bir bedenlinin bulunmadığını iyice anladım. Usta aramayı safhane bir çaba olarak geride bıraktım. "Kendi kendinin ustasısın" geyikleri de bir kulağımdan girip diğerinden çıktı ne yalan söyleyeyim. Kendini bilmek ve anlamanın zorlu yollarında aslında kalbimizin sesi ile yalnız olduğumuzu anladım. Fakat cızırtı yaratan o kadar çok şey var ki; kalbin gerçek sesini duyabilmek çok değerli bir meziyet.


Çok değer verdiğim ve anlatsam 21. yy'da bile herkese gayet fantastik gelecek şeylerini bildiğim, bir kısmına şahitlik ettiğim kişiler de olmadı değil. Elimde onlardan kalan pek bir şey yok. Notlar aldığım bir defter, bir ipin ucuna bağlı bir ahşap parçası ve bir badem çekirdeği... Bu nedenle yanlarında geçirdiğim zaman boyunca hissettiklerimi ve yaşadıklarımı belgeleyemiyorum ancak insan olmaktan kaynaklı hata paylarını kendilerine teslim ettiğim bu kişilerle karşılaşmış ve azıcık ucundan öğrenmiş olmam, herhalde bu yaşamımın şansıdır, karmasıdır. Tüm gördüklerim bana hep şunu düşündürdü; insan olarak muhteşem güçlere sahibiz, hepimiz süper kahramanlarız, fakat ayarlarımız bozuk. Çünkü şu an içinde yaşadığımız dünya, çevredeki hemen her şey son derece ayarsız bir zeminde, olabildiğince kötülük, nefret, öfke içeriyor. Dünyanın ayarı bozuk. O ayarı önce kendimizden düzeltmeye başlamak gerek.

Güç peşinde koşmayı yeriyoruz ya; insan en çok kendi gücüne köledir. En güçlü duygu "ben" olmaksa eğer, güçlü olduğunu düşündüğünüz özelliklerinize atfettiğiniz değer de sizi köleleştirebilir. Kendi gücünüze tapmak da çok tehlikelidir. Farkedemezsiniz. Kendi zekanıza, "ben"den gelen isteklerinize, kurallarınıza, yarattığınız, dealize ettiğiniz şeylere, önem atfettiğiniz durumlara, yücelttiklerinize ve başardıklarınıza dair geliştirdiğiniz sinsi hayranlık ve sahiplenme çok tehlikelidir. Önemsediğiniz şeyler, hayatta neyi "başarı" olarak algıladığınız, neye hayran olduğunuz size dair çok önemli ipuçları içerir. Bunları kendinize doğru tersten okumayı başarırsanız, kendinize dair önemli farkındalıklar geliştirebilirsiniz. Bir başka deyişle; elinizde tutmak istediğinizden daha önemli olan, onu niye tutmak istediğinizdir.

Bırakmak istemediğiniz şeylere bakın, bırakamadığınız...Orada kendinize ait farkındalıklar göreceksiniz.O sarıldığınız şeyleri bırakmayı başarabilirseniz, açılan boşluklara şifa niyetine yeni insanlar, güzel şeyler, bambaşka tonda renkler dolacak.

Alçakgönüllü görünen pek çok insanın muhteşem egolarının olduğunu, sessizlik ve bilgeliği eşleştiren bir çok insanın konuşan zihninin susmadığı, sevme ve kabulün unutulduğu geniş zaman kipinde yaşıyoruz. İnsanlar hakkında pozitif ya da negatif şekillendirdiğimiz algılarımız, gerçekten onların içlerini yansıtmıyor. İnancım şudur ki; zafiyetini göstermekten kaçan kişinin gerçek sevgiye ulaşmak için duvarı aşması zordur. "Her neysem oyum ve bu şekilde çok seviliyorum" diyebilme şansı herkese nasip olmaz ama bunu yaratan yine o kişinin kendisi değil midir? Önce kendini sevmek çok değerli değil midir? Kendini sevmek ise aslında "ben buyum yerse" den değil, kendimi anlıyorum, kendime şefkat gösteriyorum, kendimi olduğum gibi ortaya koymaktan korkmuyorum diyebilmekten geçiyor. O zaman tam oluyorsunuz, tamlanıyorsunuz. Önce kendisi ile tamlanmayan hiç kimse, bir başkası ile "tamlık" yaşayamaz ki.  Bir durup bakın, etraf ilişkiler içinde yalnız kalmış insanlarla kaynıyor. Nedeni; kendilerini sevmemeleri, kendileri ile tamamlanmamışlıkları. Hepimizin göğsünde içinde rüzgarlar esen kocaman delikler var; yok mu? Vardır. Ama o delikleri önce kendi dallarımızın reçineleri ile sıvamamız gerek; beslendiğimiz toprağın suyu ise, dostlarımızdandır; sevgililerimizden, sevdiklerimizdendir. Onlardan aldığımız can suyudur bizi iyileştiren. Ama reçine kendi içimizden gelen sevmek tutkalıdır. Ne kadar çok sevebiliyorsanız o kadar sağlamsınız.

Fakat sevmek de çok zorlu konudur bilirsiniz; kendi egon için sevmek, kendini beslemek için bazen farkında olmadan gerçek olmayan şekillerde davranmak, kendini iyileştirmek için, sırf başkasından bize iyi gelen hisleri alabilmek için "öyleymiş" gibi davranmak var. Kendini ikna etmek var. Böyle olduğunda hem kendiniz hem de karşınızdaki size o kadar yük olur ki; bir süre sonra bakmışsınız, nefessizsiniz. Nefes alamadığınız, kendinizi ve karşınızdakini hasta ettiğiniz ilişkilerde "gerçek sevgi"den söz edilebilir mi?

Sevmek iyileştiricidir. Gerçek sevgide ikna olmak gerekmez.

İkna olmak ve kabullenerek sevmek ise çok ince bir çizgi barındırıyor. Kendinizi birileriyle olmak için ikna ediyorsanız, orada devreye giren başka şeyler var demektir; ikna aslında zorlanma-zorlama içerir. Kabul ise, kendiliğindendir. Aslında kabul edemediğiniz, ama içinde kalmaya ikna olduğunuz ilişkiler sizi eninde sonunda hasta eder. İyileşmek için kendiliğinden bir akışa dönmeniz gerekir. Ve biliyor musunuz, kendisi gibi ve kendiliğinden şeyleri yaşamanın, bulmanın çok zorlaştığı bir dönemdeyiz. O yüzden buldunuzsa bırakmayın!

Fakat sizi yaralayan, başkasını yaralamanıza neden olan hiçbir durum için, hiçbir iletişim biçimi için kendinizi ikna etmeyin. Sevmek bir ihtiyaç birliği değildir. İhtiyaca dair oluşan sevme biçimleri çok saf şeyler içermez. Birinin sevgisini, ilgisini, özenini farkında olduğunuz ya da olmadığınız ihtiyaçlar nedeniyle kabul ettiğiniz, buyur ettiğiniz durumlarda, mutlaka bir taraf eninde sonunda yaralanır. Gerçek sevmelerde, ihtiyacınız olan şeyler kendiliğinden bir akışla tamamlanır. Bu öylesine ince bir konu ki; durup herhangi biri ile yürüttüğünüz iletişimin temeline bakarsanız, orada kendinize dair pek çok alt yazı da görmeniz mümkün. Okuyup okumamak size kalmış.

Spirituel yolculuğum boyunca ucundan kenarından bulaştığım, öğrendiğim, şu an bildiğim hiçbir tekniğe şu an tamamiyle inanmıyorum. Uyguladığım, öğrendiğim hemen her tekniğin inanılmaz faydasına rağmen, bunların insanı içsel yolculuğunda nihai bir anlayışa yöneltecek şeyler olduğuna inanmıyorum. Elde edilecek yardımcı faydalar, kendi içsel yolculuğunuzun neye doğru olduğunun farkına vardıktan sonra size hizmet etmeye başlıyor. Kendini bil. Kendini gör. Elde edilecek fayda budur. Eğer bir uygulama, bir teknik sizi kendinize kör ediyorsa, bu faydadan çok zararlı bir şeydir. İnsan acılarından kaçmak için arayışta bir varlık ve geçici iyileşmeler sağlayan bir çok teknik, uzun vadede insanı aydınlığa yöneltmiyor. Bu tekniklerin her biri, yolunuza tutulan cılız ışıklar, ya da kocaman projektörler olabilirler, ama yürüyecek sizsiniz. İleride ne var, siz bileceksiniz.

İnsanların iyileşmeye öyle çok ihtiyacı var ki. Geçmişinden iyileşmeye, bu gününü iyileştirmeye o kadar çok ihtiyacı var ki.. Sunulan bir dolu tekniğin, kurtarıcı gibi yapışıldığı durumda, kendi benliğimize dair körleşme yarattığı fikri bende çok geç uyandı. En kolay şey; olan biten her şeye ve kötü giden şeylere bakıp bunu iyileştirme gücünü bir başkasına, başka şeylere devretmek. Denedim biliyorum. İnsana inanç kadar ferahlık veren hiçbir şey yoktur. Sonuçları ve nedenleri kendimizden başka bir şeye yüklemek kadar şahane bir ferahlama yolu daha yoktur. Ve sunulan araçlara kendinizi tamamen bıraktığınızda, aslında yöntemleri kendinize giden bir yolda bir yöntem olarak değil de, tamamiyle kurtuluş çaresi olarak ele aldığınızda mesele çok çetrefilli bir hal alıyor. Bu din için de, new age spiritüel şeyler için de, kadim doğu öğretileri için de böyle.

Bizler amaçtan kaymaya, araca sapmaya, araca tapmaya çok hazırız.

Bizi en çok da sevgisizlik zayıflatıyor. Böyle deyince yeri göğü sevesi gelen arkadaşlarımı ayrıca selamlarım. Sevgisini gerçekten paylaşabilenleri, sevdiklerini her hallerine rağmen sevgiyle ve yargısızca kucaklayabilenleri ayrıca selamlarım.  Fakat esas tuzak, sevgi zannettiğimiz, sevmek zannettiğimiz şeyin egomuza hizmetini ayırabilmekten de geçiyor. Bir kadın olarak, bir erkek olarak, dost olarak, anne olarak, kardeş olarak, baba olarak; kuşandığımız türlü rollerdeki sevme biçimlerimizin farkına varabilmek, korkularımızı elimize alıp bakabilmek aşırı zor. Bu nedenle de zaten insanlar bir çok yolu seçiyorlar; en sık seçilen "düşünmemek" "boşvermek". Fakat ben, hayatı akıp giden nehirde süzülen bir yaprak gibi yaşayabilecek türden bir ruh değilim diye düşünürüm sık sık. Akışa bırakmak kavramının da yanlış anlaşıldığını da düşünüyorum.

 Hayır, akışa bırakmayın. Akışı anlayın. Akışa bırakmayın, akışı yaratın. Siz akışın içindesiniz.

Bir yaşam amacı edinmek çok zor bir şeydir. Eğer edindiğiniz amaç ruhunuzu yanlış besleyecek bir şeyse eninde sonunda patlar çünkü. Etrafımda yaşam amacı olarak çocuğunu belleyen, olmadı kocasını, sevgilisini merkeze koyan, yaptığı işi varlığının bütünleyicisi sayan, hiç olmadı kediye köpeğe kendini veren çok fazla insan var. Doğamız bu ve aman yanlış anlaşılmasın; bunlar kötüdür, olmamalıdır demiyorum. Fakat yaşamda mutlu olma hallerinin herhangi bir şahıs, bir uğraş, bir iş, bir durum üzerinden şekillendiği her zaman insan zayıf düşüyor. Kaybetme korkusuna yönelince sevginiz, artmıyor, yalnızlığınız çoğalıyor.  En sevdiğiniz sevgili, en hoşunuza giden iş, en değerli aile artık bir gün olmadığında, varlığınızı sürdürmenin bir yolunu yine kendi içinizde bulmuyor musunuz? Yalnızlık önemli bir paradoks. Asla yalnız olmadığımız gerçeği ile bütünsel düşünülmeli.

Benim  ucundan yaklaştığım hayat amacım, galiba, kendini unutmaktır.

Kendini unutmak çok katmanlı bir tanı olabilir. Kendinden vazgeçmek demiyorum.

"Ben" olmayı unutabilecek kıvama yolculuk etmek galiba benim hayat amacımdır. Kendinden başkaları için vazgeçmek ve kendi değerini unutacak feda etmelere girmek değil sözüne ettiğim. Kendini unutmak en zor şey. "Ben" demeyi unutmak gerekiyor çünkü. Ben dediğin zaman direttiğin kuralları unutman gerekiyor, etrafındaki herşeyi ve dahi sevgini "benim istediğim gibi ise" diye koşullamaktan kaçınmayı içeriyor. Aşırı zor değil mi? Hepimizin içinde katman katman benler var; tutunduğumuz, bildiğimiz, vazgeçmediğimiz, vazgeçtik "büyüklüğünü" gösterdiğimizi zannettiğimiz...

İnsanoğlunun en şahane özelliğidir bence unutmak. Hayatta unutamayacağımız hiçbir acı yoktur; hiç kimse yoktur. Unutmak hayret verici derecede iyileştiricidir. Eğer ölen babamın acısı o günkü gibi kalsaydı, şimdiye herhalde sağ çıkamazdım; eğer "asla unutamam" dediğim sevgililerimi unutmasaydım, herhalde asla yeniden sevemezdim. Unutmak yeni şeylere yer açar; yeni acılara da yer açar, yeni sevmelere de yer açar, unutmak meziyettir. Unutmak insanı zenginleştirecek yeni şeyleri sunar hayatta. Yanlış anlaşılmasın; buradaki unutmak farklı bir ince anlam içeriyor. Unutmak yok saymak, olmamış saymak değil.

Ama demek istediğim aslında direk olarak da şu: Unutun.

Sizi üzen şeyleri, kıran şeyleri, hayatınızı kasıp kavuran fırtınaları, unutun. Eğer sizi siz yapan şeyler; yediğiniz kazıklar ise, sizi siz yapan şeyler, acıdan öğrendikleriniz sanıyorsanız bence yanılıyorsunuz. Yanılıyoruz. Bunlar ancak sizi sahip olduğunuz safça sevme ve kendini unutma yeteneğinden uzaklaştıracak yeni duvarlar oluşturur. Duvarların arkasından sevemezsiniz. Her unutulmayan şey, duvarda bir tuğladır; unutun. Unutun içinizde meltem rüzgarları essin. Unutun, iyi şeyleri anımsamaya, iyi şeyleri yaşamaya yer açılsın. En berbat şey kişinin geçmişine sarılmasıdır. Geçmişi unutun. Geleceğe de bu güne de yer bırakmayan şeyleri unutun.

Kimsenin unutamadığı tek şey vardır bence; kendisi. Kimse kendisini unutmaz.

Benim hayat amacım, kendimi unutmaktır. Kendimi unutmayı çok isterim. Tamamen ben demekten uzaklaşabilmek, kalbimden doğru değil de egomdan doğru tanımladığım şeylerden uzaklaşmayı bunları farkedebilmeyi çok isterim. Herhalde çok çok az başarabiliyorumdur. Fakat her yeni tanışıklık, her yeni insan, her yeni gün, her yeni yaşanan bana yeni bir imkan sunuyor. Kendimi unutmayı gözden geçirme imkanı. Kendinizi gözden geçirmeyi unutmayın. Eğer neyi neden yaptığınızın arkasındaki zayıflığı görürseniz, o mutlak bir güce dönüşüyor. Size ait bir güç, dışarıdan gelen, başkasının sağladığı bir güç değil. Geçici değil. Davranışlarım ile ilgili geri bildirim almaktan genellikle hoşlanan biriyim. Eğer o geri bildirim içinde sevgi içeriyorsa, yergi ve yargıdan uzak ise, empati içeriyor ise çok değerlidir. Eğer sizi gerçekten anlamaya çalışarak, sevgiden yana bir geri bildirim vereniniz varsa ona sarılın. Size verdiği geri bildirimlere tepkinizi oluşturan şey o cümlelerden akan sevgidir; ya da akmayan. Kişinin egosu ne kadar katılaşmış ise, başkasına bakışı da o kadar katıdır. Gerçek sevgiden yağan bir değerlendirme, bir geri bildirim bana beni gösterebilir, karşımdakinin derinde yatan başka hislerini de gosterebilir, zafiyetlerimi gösterebilir, ve en çok karşımdakinin zafiyetini gösterir.  O zaman o kişiyi o zafiyeti ile sevmeye karar verebilirim.

Çok anlatmak bazen bilmeyi gölgeliyor gibi görünse de; eksik görünmeyi umursamam. Gerçek sevgi, zafiyetleri sevebilmekten de geçer. Ancak kendini unutabilenler gördükleri zafiyetleri de baştacı edebilirler. Ancak kendilerini unutabilenler başkasına gerçekten yardım edebilir, fayda sağlayabilirler.

Herkesi baştacı etmek, seçmeden yaşamak anlamına gelmez. Hayatımız bizim bahçemiz. Bu bahçemde neler ekeceğimi, hangi kokulu çiçeklerin, hangi dikenli güllerin, hangi kaktüslerin olacağını seçebilirim. Seçmediğim çiçekleri de sevebilirim. Ancak bu hayat bizim bahçemiz, bahçenize ekeceklerinizi seçin ki; gölgesinde dinlenecek ağaçlarınız olsun. Ayrık otu ayıklamak ile hayat geçmiyor, ayrık otlarını da sevin, ama bahçenizde yeşertmeyin. Bu zamanla öğrenilen bir şey sanırım. Sizi hasta ettiğini bile bile seçtiğiniz şeyler varsa, yapıştığınız şey o değil, kendi zafiyetiniz, buna kanmayın. Gerçek sevgiler çoğalır, yeşerir, artar, eksilmez, güldürür.. Büyük aşklar hep hüsranla mı doludur sanıyorsunuz? Hüsranla dolu olan insanın kendisidir. Gerçek sevgi neşe doludur, hafifleticidir. İlişkileri insanın kendi egosu, karşısındakinin egosu ağırlaştırır.

Etrafıma bakıyorum; o kadar çok insan zorla bir çerçeveye dahil olmaya, o çerçeveyi yaratmaya çalışıyor ki. Zorla girdiğiniz "ben de olayım "dediğiniz, "ben niye yokum" dediğiniz her fotoğraf eski bir albüm sayfasında kalmaya mahkum oysa ki. Çok sevdiğim biri sevginin tersi "korkudur" der. Korkarsan, yok olursun. Çünkü bir gün korku sevginin üstünü kaplayınca, geriye pek bir şey kalmıyor. Korku ise çok geniş bir kavram. İçi aynen sevgi gibi boşaltılmış bir kavram. Korku güçlü de bir duygudur ve boşvermişlik korkuyu hafifletmez. Umursamazlık korkmamak değildir. Korkmak da her zaman çok kötü değildir; ama eğer bir şeyin kötü gitmesinden korkuyorsanız önce kendinizden korkun. İnsanın bir şeyleri mahfetme gücü her şeyden fazla ve hızlıdır. Kendi mahfettiğimiz dolu şey var. Korkarak mahfediyoruz, "ben böyleyim" diyerek mahfediyoruz, "ben ben ben" diyerek, "sen" diyerek mahfediyoruz. Ve tabi sonra unutuyoruz. Çünkü en büyük yeteneğimiz bu. Oysa kendimizi unutsak ya! Alınganlık mesela; aşırı benlik duygusunun bir sonucu. Ne kadar alıngansan o kadar zor bir hayatın olacak, etrafındakileri de o kadar zora sokacaksın, anlasana.

Eveeet... Bütün bunlar kadın erkek meselesine gelince patlıyor di mi arkadaşlar? Tabi ki patlıyor. Çünkü Havva ile Adem'in elması, sadece varoluşu başlatmak için değil, bir kadını herhangi bir yolla sinir eden bir adamın kafasında patlatmak için de var. Varoluş böyle. Varoluş meselesi çok neşeli, çok zevkli, çok antin kuntin bir konu. Bunları da başka zaman yazayım.

Ne mutlu birlikte gülebilenlere, ne mutlu yaşasın ya hayat ne güzel diyebilenlere.
 Ne mutlu acılarını karşısına alıp gülebilenlere...


ps. aşırı yazdım, buraya kadar okuyabilenlere ödül:  Morcheeba'dan gelsin; Enjoy the Ride.