4 Ocak 2017 Çarşamba

Aramak ya da Aramamak! İşte bütün mesele bu!

Hayatta başıma ne geldiyse, aramaktan geldi.

Bir çok sorunun cevabını aradım; Bu hayatta varolma amacım sadece öylesine yaşayıp gitmek mi yani diye sordum kendime, sadece bu beden, bu duyular bu kadarla mı sınırlıyım ben diye düşündüm. Bana verilmiş bu yaşamı "boşa harcamama" gerektiği duygusuyla sürekli rahatsız hissettim, boşa harcamak ve harcamamak arasındaki anlamı düşündüm durdum.

Arayan "Mevlasını da  bulur belasını da" derler. Bir çok insan için mevlayı bulma yolları bir çok farklı şeyden geçiyor olabilir kuşkusuz, ama içinde yaşadığımız yüzyılda bu yollar epey de bir belayla dolu, içim ferah ferah söyleyebilirim. İlk gençliğimde beni Hindistan'ın güneylerindeki ücra köylere atan şeyle, bir matın üstünde dünyayı kurtaracağımı zannettiğim duygu tamamen aynı şeydi ve 44 yaşımda 4X4'lük bir performansa eriştiğim bu yıl içinde anladım ki insanın aradığı önce kendi olmalı. Ve "kendini tanımak"  "farkındalık" zannettiğimiz çoğu şey direk yanılsama dolu. Farkındalık zannettiğimiz çoğu şey,  kendimizi harika hissettiren egomuzun ikircikli bir oyunu.

İnsanın kendini başkalarından "farklı"ve "önde"  hissetmesi kadar aldatıcı bir duygu daha yoktur.

Hayal kırıklıklarımın bileşkesinde ise ortaya daha önce çok yabancı olduğum bir konu belirdi; şüphe. Fazlası zarar azı karar diyebileceğimiz bu hisse o kadar yabancıyım ki. Şüphe etmeden yaşamalarının mümkün olmadığını bildiğim değerli bilim insanı arkadaşlarıma buradan selamlarımı ayrıca iletiyorum; ama demek istediğim şüphe başka bir şey. İnsan önce bildiğinden şüphe etmeli. Memnuniyetle öğrendim ki "ben böyleyim" diye düşündüğünüz herşeyden şüphe etmelisiniz. Çünkü yaşanan deneyimler, gidilen yollar, dönülen yollar insana öğretiyor ki ne zannediyorsak o değiliz. Bu bile başlı başına ferahlık. Sandığım gibi biri değilim.

İnsanın egosunun farkında olması da tek elinde bir cetvel taşımak gibi. Yaramazlık yapmaktan kendini alıkoyamayan diğer eliniz, sizi memnun etmek için gururunuzu okşarken bir diğer eliniz ise şaplağı patlatıveriyor; beni gidi beni. Bunun farkında olmak ise pek de konforlu sayılmaz.

Bu güne dek deneyimlediğim ve içinden geçtiğim öğretilerin çoğunda ortak bir şey vardı; o yolda olduğunuz için farklı olduğunuzu hissetmek. Daha sağlıklı, daha güzel, daha iyi, daha korunmuş daha birşeylersiniz zannetmek.İnsanın amacını bulmuş hissetmesi kuşkusuz ki ayrıcalık hissi verir. Ayrıcalık hissi ise kimsenin yemekten kaçamayacağı tarçınlı ve portakallı bir çörek gibidir; her kim ya da ne size kendinizi "farklı" hissettirirse onun peşinden koşarsınız. Ego sevilmek ister, övgü ister, alkış ister. Özel olmayı herkes ister. Özel kalmayı herkes ister. İşte durum bu olunca bir süre sonra kendinizi özel hissedeceğiniz vaziyetlerin-durumların-insanların da peşinden koşmak paha biçilmez oluyor. Sonradan o portakallı çörekler midenize oturduğunda koşmaya başlıyorsunuz, kaçtığınız ilk şeyin zannettiğiniz kendiniz olması da şahane bir duygu...

Kim sıradanlaşmış olmayı kaldırabilir ki? En çok üzüldüğünüz zamanlar; biri için özel hissettiğiniz bir yerden sıradan olan bir başka yere geçmiş olduğunuzu anladığınız zamanlar değil midir? Egonun uğradığı bozgunu tolere etmek için türlü türlü yollar var; ama en güzeli kabul etmektir. Kabul çok değerli bir meziyettir, kabul ediyorum dersiniz ama içten içe asla kabullenemezsiniz. Sizi kemiren şeyler, kabullenemediğiniz şeylerdir. "Tercih edilmeme" duygusu mesela, müthiş bir ego tuzağıdır. Mutsuz insanların çoğunun mutsuz olma nedeni gelip birilerinin, bir şeylerin onları mutlu etmesini beklemeleri, ya da mutsuz edildiklerini düşünmeleridir. Mutluluk ise kalbin ortasında çalışan bir pil gibi, kendinden şarjlı ve güneş enerjisi dışında bir şeye pek ihtiyacımız yok aslında.

Şöyle bir durum da var; herkes aramıyor arkadaşlar.  Bazı insanlar kendilerini tamamen hayatın getirdiklerine ve götürdüklerine bırakmışlar, yaşamın anlamını sahip oldukları bir şeylerle tamlamışlar sürüklenip gidiyorlar. Oysa kocadır, eştir, çocuktur, sevgilidir, yetenektir, güzel bir bedendir, odur budur şudur, hepsi geçicidir ve insanın sarıldığı başka bir anlam yoksa hayat epey bir zor olacak demektir; Şimdi değilse bile sonra.

Anlam konusunda düşünmek ise çok değerli ve zorlu bir şey.

Geçenlerde Cem Şen hocanın 1. aşama eğitimini bitirdim. 2. aşamaya önümüzdeki ay başlıyorum. Eğitim sırasında bir ara yolumuz benzer bir noktada kesişen bir arkadaşım yanıma gelip "ayakları yere basan hoca bulmak ne zor değil mi?" deyiverdi. İçtenlikle onayladım. Bu dünyada maşallah kim varsa ayakları uçan halı, başı fezada çünkü. Bu anlamda Cem hoca bana süper geldi, normal bir insan çünkü. Şimdi böyle deyince bu yazıyı okuyan bir kısmınız bunu anlayacak, bir kısmınız da anlamayacak. Ama içim ferah ferah söyleyeyim; normal bir öğretmen görmeyeli çok olmuştu ve bana bakınca çakraların tıkanmış filan demeyen biri bana çok şahane geldi. Nedir bu yaptığın diye soran olursa da buraya güzelce bir ekşi sözlük girdisi bırakıyorum; isteyen okusun istemeyen okumasın.

 eksisozluk yi jin jing

Neyse ne diyorduk; aramalar bulmalar..

Geçmişten gelen en iyi öğrenmelerimden biri de şudur; ego bir enerji katmanıdır ve enerjin güçlendikçe egon da artar. Konu işte tam burada başlar. Kimse kendiyle uğraşmak istemez, etraftakilerle uğraşmak daha kolaydır çünkü. Olmayan, gitmeyen, yürümeyen şeylerin suçunu kendinden başkasında aramak daha konforludur.

Egosunun farkında olabilen insanların da populer olarak tuttuğu bir kaç yol var;

a) Ben hiçbir şeyim, sıradanım deyip durmak; ama bunu deseler bile tutundukları benliklerinden zerre ödün vermemek, sırf ağızda ben sıradan biriyim diye gevelemek, inadım inat duruşu.

b) Farkında olmak ve kendini yemek, kendini yiye yiye bitirmek, kendine eziyet etmek

c) Farkında olmak ve hiç takmamak, iç sesinden rahatsız edici bir şey duyarsa umursamamak, çünkü screen saver'lar hep güzeldir.

d) Hiçbiri.

Hiçbiri yolu oldukça zor. Çünkü normal olmayı içeriyor. İçinde yaşadığımız düzenin dayattığı bir çok biçim ve duruş içinde de en zoru normal olmak.

Spiritüel olarak bir çok insana fantastik gelecek bir çok şeyi gördüm, böyle olduğunu söyleyen kişileri de.

Bir çok insana fantastik gelebilecek deneyimlerim oldu; anlattıklarım da oldu anlatmadıklarım da. Gerçek olduklarını düşündüklerim ve rüyada olduğumu zannettiklerim de var.

Şimdi ise şunu soruyorum "ee naber gençlik?" yani gördün de n'oldu?

Yıllarca korunduğumuza, ayırıldığımıza, kayırıldığımıza inandık. Ben bir hocanın 5 yıl boyunca ayağının dibinde oturdum ve sonunda geldiğim nokta aslında hiçbir şeyi bilmeyen aptoş biri olduğumu anlamak oldu. Demek istediğim; şimdi artık kaçındığım yegane şey şudur; gözle görünmeyen vaad varsa orada ayvayı yemek de vardır. O vaadler öyle güzeldir ki, bir süre sonra sanrılarınızı kendiniz yaratırsınız, beyin şahane bir yaratıcıdır.

Sanrılar yaratmayın, gerçekliğe göbeğinden dalın. Bu gerçeklik ise ne kadar sağlıksız yaşıyor olduğumuz, ne kadar boş şeylere üzüldüğümüz, ne kadar saçma sapan konuştuğumuz üstüne olabilir mesela. Buradan başlayabiliriz. Uçan halıyla gidilecek bir başka evren filan yok, şimdi buradayım ve burada bana verilen bu bedenle ve akılla ne yapabiliyorum? Daha iyi olmak için ne yapıyorum?

Yıllarca içinde kaldığım sistemler bana usta çırak ilişkisindeki teslimiyeti öyle bir  belletti ki; herhangi birinden "onun da eksikleri ve yanlışları olabileceğini, çabaladığını ve mutlak doğru denilen kavramın aslında tek bir noktadan pürüzsüzce akıp gelemeyeceğini" kabul ederek bir şeyler öğrenmek bambaşka ve yeni bir deneyim. Beni tanıyanlar bilirler, guru-disciple ; usta- çırak ilişkisine gönülden inanırım, her konuda daha ileriye gidebilmenin yolu iyi bir öğretmenden geçer. Fakat artık geldiğim noktada, yıllarca aktif olduğunu zannettiğim agya çakramdan beynime hücum eden kan şunu diyor; öğren ve uygula. Kendi kendine gör. Anlatılanları da boşver. Anlatılanlar boş, eğer deneyimlemiyorsan.

Deneyimle hayal görmeyi ayır.

Deneyimlediğin şeylerden de şüphe et çünkü zihin uydurukçudur. Kendini elden bırakma. Kendini tamamen kimsenin eline bırakma.

Öğretmenin dediğini yapma yaptığını yap dedi Cem Şen. Çok da doğru. Önce ne yaptığını görmeliyim, nasıl yaptığını görmeliyim.

İşte bu yüzden bu gün Cem Şen hocanın "Gördüğünüz melekler, ışıklar filan beni ilgilendirmiyor" demesi kalbimi coşturdu. Biliyor musunuz beni de ilgilendirmiyor. Hatta şu an kendi kendimi bile bu konuda ciddiye almıyorum, ciddiye aldığım tek şey nefesimi izlemek ve sağa dönünce ağrıyan sağ bacağım. Duruşları daha mükemmel yapmaya çalışmak. Bedenimi gözlemek. Tam da iyileşmeye buradan başlamak gerekiyor.

İnsanoğlunun bu dünyaya çökmüş biçimde geldiği ve çökerek, hastalanarak, eriyerek yok olacağı olgusunu kabul etmiyorum. Yaşlanmak normaldir, hücrelerim 20 yaşımdaki gibi görünmüyor olabilirler ama insanın kendine yapacağı iyilikler vardır. Başlamak için de geç değildir.

Ben sigara içmiyorum, hayatımda hiç içmedim. Buna rağmen şu egsoz dolu şehirde eminim ki ciğerlerim bayram etmiyordur ama en azından kendime bu kötülüğü yapmıyorum. Siz de yapmayın; kendinizi zehirlemeyin, yaşamınızı kısaltmayın, hayat konforunuzu düşürmeyin.

Et yemiyorum. Bu bir seçim. ister yiyin ister yemeyin, et bana iğrenç geldiği için değil, Ahimsa'ya inandığım için yemiyorum. Bana göre hayvanların varlık nedeni insanların damak tadına hizmet etmek değildir ve onları yemeden de sağlıkla yaşayabiliyorum, o zaman yememeyi seçiyorum. Ama şunu yapabilirsiniz; bedenimiz çöplük değil. Bunu sıkça kendime anımsatıyorum, bedenimiz değerli ve nadide bir donanım, ona iyi bakmak epey ciddi bir iş. Ağzımıza tıktığımız her pis şey, gereksiz besin için bunu düşünürsek ne güzel olur. Ben de düşünüyorum, iki baklava yedikten sonra tepsiyi yemek istiyorum ama kara kara düşünüyorum. Ciddiyim.

Hareket edin! Oturarak sıkışmış omurlarımıza yazık gerçekten. Artık her istatistik gösteriyor ki uzun yaşamın sırrıdır az yemek ve hareket etmek. Bunu  bile bile gülle gibi oturup varacağımız nokta ancak bir süre sonra bizi taşımayan bu beden olacak. Kendime bakıyorum, 44 yaşında bir çok yaşıtımdan çok daha iyi ve bir çoğundan da daha kötü durumda bir bedensel performansım var. Bu şu demek; daha iyi olabilirim ve bu çaba gerektirir. Çabayı göstermek iyi bir his.

Kafayı deliler gibi bedene takmaktan söz etmiyorum ama her nereye gitmek istiyorsanız; uzaya mı evren dışına mı nirvanaya mı fezaya mı; sizi bu beden taşıyacak. Sağlıksız, bakımsız bir bedenle değil aydınlanmak, yerinizden kalkıp ışığı açmak bile zor gelebilir.

Benden epeydir haber alamayan dostlarım; Yogayı bırakmadım, yogayı seviyorum. Yıllarca bana beden-nefes koordinasyonunun değeri ve önemini anlattı Yoga. Ama net şekilde söyleyeyim ki "anda kalmak" habire sonrasını düşünerek ve o tarafa yatırım yaparak olmuyor. Şimdiye yatırım yapmayı şimdilerde öğreniyorum; her ne işle uğraşıyorsam farkındalıkla ve en iyisini yapmaya çalışarak yapmanın ödülü şimdide kalabilmek oluyor.

Yin Jin Jing yapmaya başladım. Memnunum. Pratik, kısa bir egzersiz. En çok zorladığım gözümü açık tutmak ve bedenime uyanık kalmak. Gözler kapalı içe dönmeye çok alışmışım, o güzel geliyor. Padmasana'da oturup ağrıyan bacağı yok saymak güzel geliyor, gerçek olan ise bacağı ağrımayacak hale getirmek.

Ve evet enerji var, çakra var, karma var:)

Bazı şeyler hiç değişmiyor.

Buraya kadar okuyan dostlarımı içtenlikle selamlıyorum, bu şarkıyı hediye ediyorum. Bana anımsattığı şey çok güzel. 19 yaşımda, kulağımda kulaklıklar, Boğaziçi Üniversitesi Güney kampusunun o zaman toprak olan orta alanında 1. erkek yurduna Erkan'ın odasına koşuyorum. Aşırı mutluyum. Erkan bölümdeki en sevdiğim arkadaşım. Hayatımda gördüğüm ilk polar monta sahip bir BÜDAK'lı. Şimdi ne yapıyor derseniz şuraya da göz atın, hem genel kültür olur; marmaric.org. Kesin okumaz ama buradan kendisine selam çakıyorum, kucaklıyorum.

ps. Başarıya giden yolda uyumak istiyorum ne güzel bir gençlik iç sesidir. Fotoğrafı bu yüzden koydum. Herşeyin doğalı güzel, gün aydınlanmadan uyanmak ise hiç güzel değil:)


 Sağlıcakla kalın.










4 Aralık 2016 Pazar

Müstesna'ya mektup...

Müstesna çayından bir yudum daha alıp devam etti: "Çok değişti artık onu tanıyamıyorum" dedi. Peki neden üzülüyorsun? diye sordum. 
Sonra uzun uzun anlattı, dinledim. 
"Sen ne diyorsun bunlara peki?" deyince, "Zaman yok hadi kalkalım, ben sana sonra yazarım" dedim. Aşağıdaki yazı, Müstesna için. Ve içinde kendinden bir şeyler bulacak herkes için olsun...


Tanıdıklarının bildiklerinin değiştiği, alıştıklarının aynı kalmadığı, değişmez zannettiklerinin yok olduğu zamanlar güzeldir.

Ezberlerinin bozulduğu, hep olacak dediklerinin artık olmadığı, hiç olmaz diye düşündüklerinin gelip seni bulduğu zamanlar güzeldir.

Değişmek güzeldir, yer değiştirmek güzeldir. Hiç bilmediğin insanların hayatlarının kıyısına yaklaştığında, gördüklerin güzeldir. Her yeni insan, yepyeni bir dünyanın kapılarını aralar.

Çok iyi bildiğini zannettiklerinin, hiç bilmediğin hallerine rastlamak güzeldir. Aynı kalmayı beklemediğinde, değişmeyi de beklemezsin. Beklememek güzeldir. Bir şeylerin kendiliğinden değişmesi güzeldir.

Olduğu gibi bir akışta, engeller koymadan, suyun yönünü değiştirmeye çabalamadan akıp gitmek güzeldir.

Neredeyse hiç kimse akışta değil. Kimse kendini rahat rahat, korkusuzca bırakamıyor. Akıntıya karşı kürek çekmenin yüceltildiği bir düzendeyiz, "Bırakmak" çoğu kişinin korkulu rüyası. Zorlamaya, bentler örmeye, "öyle değil böyle"lere alışmış olan herkes, kaybetmekten çok korkuyor. Kaybetme korkusu insanın en ilkel hastalığı. Oysa en kötü hastalık, insanın kendini kaybetmesidir. Kendini iyice tanıyamamış, aynada kendiyle yüzleşememiş kişiler için değil ama. Onlar kaybedecekleri şeyleri de kendilerinin dışında tanımlarlar. Başkalarını kaybetmekten çok korkarken, kendilerine bakmayı unuturlar. En çok kaybedenler, kendilerini aramayanlardır. Kendilerini bulamamış olanlardır.

İnsan egosu öyle çetrefilli, öyle yüce acayiplikte bir şeydir ki; siz batarken size nefes aldırmaya çalışır. Oysa batmak güzeldir. Size üzüntü veren bir durumda, olan bitenin karşısına geçip "Bunu ben yaptım, tam da bunu hakettim!" diyebilen çok azdır. Genelde mağduriyetleri başkaları yaratır; başkalarının kötü huyları vardır, başkaları inatçıdır, başkaları sevmeyi bilmez, başkaları bize şunu bunu yapmıştır. İşte o başkalarına sallanan parmak, sizin tatlı egonuzdur. Şimdi aynaya bakıp parmağınızı kendinize sallayın; içinde bulunduğunuz durum her ne ise; onu siz istediniz. Siz yarattınız. İyi ve güzel, kötü ve sıkıcı her şey sizin seçiminiz. Sizin izin verdikleriniz. Geçmişteki yaşadığınız her şeyi siz seçtiniz. Geleceğinizi  ise tam da şimdi seçiyorsunuz.

Sevgi neşe ve ahenk içerir. Sevgi kendini saklamayı gerektirmez. Sevgi kendinden saklanmaya mecbur kılmaz. İnsanın kendinden saklanması çok üzücüdür, çok kırıcıdır. Gerçekteki en derin duygularınızı karşınızdakinden saklamak zorunda kalırsanız, gerçek duygularınızı alıştığınız konfor alanından çıkamadığınız için hasır altına süpürürseniz, kendinizi yok sayarsanız çok kırılırsınız. Kendinizi kandırırsanız çok incinirsiniz. Ve en çok incitebilenler aslında kendini en çok saklamış olanlardır. Kendi gibi olamayanlar,  aslında kendilerine olan kızgınlıklarını karşılarındakinden çıkarırlar. Öfke insanın kendisinden kaynaklı bir duygudur, kendisiyle barışık olanlar daha az öfkelenirler. İnsan kendinden uzaklaştıkça öfkesi artar.

Sevgi zorlukları birlikte aşma dürtüsü içerir, tek tarafın yalnız başına çabalaması gerekmez, sevgi işbirliğidir.

Vefa duygusu insanı geçmişteki durum ve sözlere saplayan, çıkmak istediğiniz kapıların üstüne kilitler vuran bir duygu değildir. Vefa, çoğunluk tarafından yanlış anlaşılan bir kelime diye düşünürüm hep. Vefa duygusu, iyiliğe bağlılık içerir, durumlara değil. Vefa, iyi duygulara bağlanmayı içerir. Ortada karşılıklı güzel bir şeyin kalmadığı durumda vefa, bazen gitmektir. Bazen susmaktır.

İnsanın insanı iyileştirmesi mümkün. Çiçek açtırması mümkün.

İnsanın insanı hasta etmesi, eksiltmesi, yaralı bir hayvana çevirmesi mümkün. İşin fenası bunların hepsine cahilce "sevgi" diyoruz. Öyle zannediyoruz. Sevgi çoğumuza acı veren bir şeymiş gibi öğretildi. Çekilen acı çoksa, sevgi çokmuş zannettirildi. Oysa acı veren değişememektir, bırakmamaktır, akıntıya karşı kürek çekmektir. Gerçek acı kendin olamamaktır. Kendinden uzaklaşmaktır.

Sevgi bir arada değişmekten korkmamaktır. Başkalaştığını kabul etmektir.

Sevgi bazen de kendine saplı kalmamaktır. Alışkanlıklara saplanmamaktır. Vazgeçmektir. Zamana ve getirdiklerine inat etmemektir. Kabuldür. Kendi içinde evrilmektir.

Sevgi değiştirmeye inat etmemektir. Değişmemeye inat etmemektir.

Sevgi anlaşmaktır. Anlaşamadığınız birini gerçekte uzun süre sevemezsiniz. Sizi anlamadığını düşündüğünüz biriyle uzun süre bir yolda yürüyemezsiniz. Birlikte nefes almıyorsanız işbirliğinizde bir yan eksik demektir; eksik kalan taraf bir gün vazgeçtiğinde o yüzden şaşırmayın. Sevgi egonun sınırlarını kaldırmaktır. Sevmenin tanımlarını birbiriniz için kendinize göre yeniden yazmaktır, sırf sizin bildiğiniz gibi değil. Belki de öğrenilenleri unutmaktır. Öğretilenlere gülmektir.

Sevgi bozadır, kestanedir. Oraya buraya atılan terliklerdir. Benzer olmamaktır, ayrılıklara neşelenmektir. Saçmalamaktır, saçmalamaya izin vermektir.

Sevgi kelimeliktir; kelimeyi denk getirdin mi karşındakine çaktığın yüz puan neşesidir.  Sebze köftesi hayalidir, mercimek çorbasıdır, çekirdek kahve kokusudur.

 Değişimleri neşeyle kucaklayabilen herkese sevgilerimle...

Müstesna seni de öperim.  "Neden bana yeni ve güzel şeyler gelmiyor" diye sormadan önce elinde tutup bırakamadıklarına, bırakmak istemediğin duygulara dönüp bak. Yarın çaya gel olur mu, zencefilli kek yaptım...



















27 Temmuz 2016 Çarşamba

Kendime doğru son çıkış; Ben niye varım?


"Ben neden varım" sorusunu bir kere bile sormamış olanları sağdan çıkışa yönlendirelim.


Uzun ve yuvarlanmalı bir yazının içinde kaybolmaya varsanız, kendinize bir çay koyup gelin. Çünkü tahmin edebileceğiniz gibi yazasım var, ve bu okuma seansı uzun olacak.

Hayatın amacı ile ilgili epey kafa yorduğum çağlar boyunca baya bir duvara tosladım. İlk tosladığım duvar dinler arası ayrım duvarıydı.

Altı filan yaşındayken bir yerlerden öğrenmiş evin içinde durmadan haç çıkaran (tabi ki Ortodoks haçı, önce sola sonra sağa) ve bunu tik geliştirmiş gibi durmadan tekrar eden bir çocukken, babaannemin "cehennemde yanacağımı" söylemesi ile uykularım dağılmıştı. Aralıksız her gün haç çıkarıyor, sonra kesin cehennemde yanacağım düşüncesiyle geceleri ağlayarak dua ediyordum. Sonradan bu halimi farkeden babaannem, Kadir gecesi açılan göklerden meleklerin göründüğünü, kendisinin bunu gördüğünü ve eğer ben ve kardeşim bunu görürsek kesin cennete gideceğimizi söyledikten hemen sonra uykuya dalmış, ancak Kadir gecesinin ne zaman olduğunu söylemeyerek geceleri gökyüzünden melek görünmesini bekleyen uykusuz bir torun nesli yaratmıştı. İlkokulda İslam dinini seçmeyen herkesin cehennemde cayır cayır yanacağını söyleyen din öğretmenine bağırarak kafa tuttuğum için cezaya konulmamın travmasından daha ağırı, okulda en yakın arkadaşım olan ve  her öğlen beslenme çantasında ne varsa paylaştığımız Maria'nın cehennemde yanmasını düşünmenin acısıydı; kemirdiğim kurşun kalemler bu acıların izlerini taşır.

Karşılaştığım ilk ayrımcılık buydu diyelim.

Kendimi bildim bileli bazı bilimci arkadaşlarım tarafından "inanç geni"ne sahip olmamla açıklanan biçimde, bilinmeyen bir yerlerde daha hiç bilemediğim bir dolu şey olduğuna; dahası "ben" diye tanımladığım varlığın bu beden kütlesi dışında ve ötesinde bambaşka bir şeylerden ibaret olduğuna inandım. Gücüm bu kadar değildi herhalde, insanı süper kahraman yapan şey de sevgiydi, buna emindim. Çünkü sadece sevdiğiniz zaman cesaret edebilir, dağları delebilir, enginleri aşabilir, kendinizden taşabilirdiniz, insan sevdiği için süper kahraman gibi davranmaktan hiç çekinmezdi. Babam ve annem, kendini sevdikleri için feda etmenin, hiçe saymanın bedenlenmiş haliydiler; ki kendini sevmenin de çok değerli bir şey olduğunu anlamam, bu "feda etme geni" yüzünden çok geç olmuştur.  Neyse bu da başka bir yazının konusu olsun.

Onsekiz yaşlarımda "O ne ya?!" diye başladığım meditasyonlar, reikiler, Hindistanlarda aşramlarda diz dirsek çürütmelerin hemen hepsi hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Çok fantastik şeyler de görmedim değil. Usta çırak ilişkisinin değerine inandığım için, bir öğreten olması da bana harikulade geliyordu; yeryüzünde bilinmeyenlerin gizemini bana açacak bir öğretmen elbette olmalıydı, gerçek bir öğretmen kesin vardı. Bin türlü yerde tekrarlandığı gibi  "öğrenci hazır olduğunda öğretmen" gelecekti herhalde.

Bu yolculuk boyunca bir çok deneyimim oldu. Anlatmaya heveslendiğim zamanlarda tam anlatamadığımı düşündüğüm, anlatmaktan vazgeçtiğim, anlatmak için sadece üstünkörü olanları seçtiğim doğrudur. Deneyim sadece deneyenle bir bütün anlam ve kayıt içerdiği için, anlaşılmayacağını düşündüklerimi anlatmamayı seçer, anlattıklarımın da kayda değer bulunmamasından  alınmam. Bir çok insanın aksine, "biliyorum" diyebilmek için somut bir kanıt sunamamak beni hiç üzmüyor. Bu konuda arada kalmış biri değilim. Bazı şeyleri kalp bilir ve bunu kanıtlayamazsınız.

Tüm duygu ve düşünüşlerini sözel olarak ifade etmekten zevk alan, buna yatkın biri olarak, susmanın değeri kadar, içi dışı bir ifadelerin de, insanın kendisini olduğu gibi ortaya koymaktan çekinmemesinin de çok değerli olduğunu kendisinden uzaklaşmış insanlar tanıdıkça anladım. Yani; birinin kendi zannettiği şey ile olduğu arasındaki fark, ya da kendini göstermek istediği ile olduğu arasındaki fark tüm insani ilişkileri dinamitleyen bir şey. Ne olduğunu görüp kabul etmek ise çok değerli bir meziyet. Ancak gözden kaçırılmaması gereken şey de şudur; bir şey gibi olmak istersen olmayı başarabilirsin. Bu anlamda; eğer kendimiz için idealize ettiğimiz bir durum var ise, ifade ettiğimiz diyelim; bunu yapmaktan da vazgeçmek iyi bir fikir değil.

 İnsan eninde sonunda enerjik bir yansımadır; hiçbir şey tesadüf değildir. Olmak istediğiniz gibi davranmaktan vazgeçmeyin, bir gün o oluverirsiniz...

Hayatta kötü şeyleri yinelemek, negatif düşünüşleri sürekli dile dökmek de aynı şekilde onların içimize, benliğimize tüm yoğunluğu ile yerleşmesine neden olmaz mı? Hayatta negatif bir yerden tutarak, pozitif bir sonuç elde etmek mümkün müdür? Bence değildir. Bu nedenle, sevgide olsun, kabulde olsun, insanın zorlandığı zamanlarda pozitif söyleyişlere sarılması güzel bir şey. Ama ne derseniz deyin; önce kalbin yumuşak olması lazım. Kendi etrafını negatif duvarlarla öre öre katılaşmış kalplerle uğraşmak için hayat çok kısa. O nedenle etrafımdakileri de seçiyorum ben. Ya da onlar beni seçiyorlar. Ama bir şekilde, nefret bilmeyen, öfkeden beslenmeyen insanlarla çevrili olduğum için şanslıyım.

En son, hayallerin Jüpiter, gerçeklerin Sirkeci olduğu bir spiritüel yol deneyimi sonrasında epey çok şey öğrendim. İnsan denilen varlığın içinde bulunduğumuz düzeyde bozulmamışlığının imkansızlığını, ego denilen örtünün ağırlığını, bu yolda yürürken güce kurban olmamış bir bedenlinin bulunmadığını iyice anladım. Usta aramayı safhane bir çaba olarak geride bıraktım. "Kendi kendinin ustasısın" geyikleri de bir kulağımdan girip diğerinden çıktı ne yalan söyleyeyim. Kendini bilmek ve anlamanın zorlu yollarında aslında kalbimizin sesi ile yalnız olduğumuzu anladım. Fakat cızırtı yaratan o kadar çok şey var ki; kalbin gerçek sesini duyabilmek çok değerli bir meziyet.


Çok değer verdiğim ve anlatsam 21. yy'da bile herkese gayet fantastik gelecek şeylerini bildiğim, bir kısmına şahitlik ettiğim kişiler de olmadı değil. Elimde onlardan kalan pek bir şey yok. Notlar aldığım bir defter, bir ipin ucuna bağlı bir ahşap parçası ve bir badem çekirdeği... Bu nedenle yanlarında geçirdiğim zaman boyunca hissettiklerimi ve yaşadıklarımı belgeleyemiyorum ancak insan olmaktan kaynaklı hata paylarını kendilerine teslim ettiğim bu kişilerle karşılaşmış ve azıcık ucundan öğrenmiş olmam, herhalde bu yaşamımın şansıdır, karmasıdır. Tüm gördüklerim bana hep şunu düşündürdü; insan olarak muhteşem güçlere sahibiz, hepimiz süper kahramanlarız, fakat ayarlarımız bozuk. Çünkü şu an içinde yaşadığımız dünya, çevredeki hemen her şey son derece ayarsız bir zeminde, olabildiğince kötülük, nefret, öfke içeriyor. Dünyanın ayarı bozuk. O ayarı önce kendimizden düzeltmeye başlamak gerek.

Güç peşinde koşmayı yeriyoruz ya; insan en çok kendi gücüne köledir. En güçlü duygu "ben" olmaksa eğer, güçlü olduğunu düşündüğünüz özelliklerinize atfettiğiniz değer de sizi köleleştirebilir. Kendi gücünüze tapmak da çok tehlikelidir. Farkedemezsiniz. Kendi zekanıza, "ben"den gelen isteklerinize, kurallarınıza, yarattığınız, dealize ettiğiniz şeylere, önem atfettiğiniz durumlara, yücelttiklerinize ve başardıklarınıza dair geliştirdiğiniz sinsi hayranlık ve sahiplenme çok tehlikelidir. Önemsediğiniz şeyler, hayatta neyi "başarı" olarak algıladığınız, neye hayran olduğunuz size dair çok önemli ipuçları içerir. Bunları kendinize doğru tersten okumayı başarırsanız, kendinize dair önemli farkındalıklar geliştirebilirsiniz. Bir başka deyişle; elinizde tutmak istediğinizden daha önemli olan, onu niye tutmak istediğinizdir.

Bırakmak istemediğiniz şeylere bakın, bırakamadığınız...Orada kendinize ait farkındalıklar göreceksiniz.O sarıldığınız şeyleri bırakmayı başarabilirseniz, açılan boşluklara şifa niyetine yeni insanlar, güzel şeyler, bambaşka tonda renkler dolacak.

Alçakgönüllü görünen pek çok insanın muhteşem egolarının olduğunu, sessizlik ve bilgeliği eşleştiren bir çok insanın konuşan zihninin susmadığı, sevme ve kabulün unutulduğu geniş zaman kipinde yaşıyoruz. İnsanlar hakkında pozitif ya da negatif şekillendirdiğimiz algılarımız, gerçekten onların içlerini yansıtmıyor. İnancım şudur ki; zafiyetini göstermekten kaçan kişinin gerçek sevgiye ulaşmak için duvarı aşması zordur. "Her neysem oyum ve bu şekilde çok seviliyorum" diyebilme şansı herkese nasip olmaz ama bunu yaratan yine o kişinin kendisi değil midir? Önce kendini sevmek çok değerli değil midir? Kendini sevmek ise aslında "ben buyum yerse" den değil, kendimi anlıyorum, kendime şefkat gösteriyorum, kendimi olduğum gibi ortaya koymaktan korkmuyorum diyebilmekten geçiyor. O zaman tam oluyorsunuz, tamlanıyorsunuz. Önce kendisi ile tamlanmayan hiç kimse, bir başkası ile "tamlık" yaşayamaz ki.  Bir durup bakın, etraf ilişkiler içinde yalnız kalmış insanlarla kaynıyor. Nedeni; kendilerini sevmemeleri, kendileri ile tamamlanmamışlıkları. Hepimizin göğsünde içinde rüzgarlar esen kocaman delikler var; yok mu? Vardır. Ama o delikleri önce kendi dallarımızın reçineleri ile sıvamamız gerek; beslendiğimiz toprağın suyu ise, dostlarımızdandır; sevgililerimizden, sevdiklerimizdendir. Onlardan aldığımız can suyudur bizi iyileştiren. Ama reçine kendi içimizden gelen sevmek tutkalıdır. Ne kadar çok sevebiliyorsanız o kadar sağlamsınız.

Fakat sevmek de çok zorlu konudur bilirsiniz; kendi egon için sevmek, kendini beslemek için bazen farkında olmadan gerçek olmayan şekillerde davranmak, kendini iyileştirmek için, sırf başkasından bize iyi gelen hisleri alabilmek için "öyleymiş" gibi davranmak var. Kendini ikna etmek var. Böyle olduğunda hem kendiniz hem de karşınızdaki size o kadar yük olur ki; bir süre sonra bakmışsınız, nefessizsiniz. Nefes alamadığınız, kendinizi ve karşınızdakini hasta ettiğiniz ilişkilerde "gerçek sevgi"den söz edilebilir mi?

Sevmek iyileştiricidir. Gerçek sevgide ikna olmak gerekmez.

İkna olmak ve kabullenerek sevmek ise çok ince bir çizgi barındırıyor. Kendinizi birileriyle olmak için ikna ediyorsanız, orada devreye giren başka şeyler var demektir; ikna aslında zorlanma-zorlama içerir. Kabul ise, kendiliğindendir. Aslında kabul edemediğiniz, ama içinde kalmaya ikna olduğunuz ilişkiler sizi eninde sonunda hasta eder. İyileşmek için kendiliğinden bir akışa dönmeniz gerekir. Ve biliyor musunuz, kendisi gibi ve kendiliğinden şeyleri yaşamanın, bulmanın çok zorlaştığı bir dönemdeyiz. O yüzden buldunuzsa bırakmayın!

Fakat sizi yaralayan, başkasını yaralamanıza neden olan hiçbir durum için, hiçbir iletişim biçimi için kendinizi ikna etmeyin. Sevmek bir ihtiyaç birliği değildir. İhtiyaca dair oluşan sevme biçimleri çok saf şeyler içermez. Birinin sevgisini, ilgisini, özenini farkında olduğunuz ya da olmadığınız ihtiyaçlar nedeniyle kabul ettiğiniz, buyur ettiğiniz durumlarda, mutlaka bir taraf eninde sonunda yaralanır. Gerçek sevmelerde, ihtiyacınız olan şeyler kendiliğinden bir akışla tamamlanır. Bu öylesine ince bir konu ki; durup herhangi biri ile yürüttüğünüz iletişimin temeline bakarsanız, orada kendinize dair pek çok alt yazı da görmeniz mümkün. Okuyup okumamak size kalmış.

Spirituel yolculuğum boyunca ucundan kenarından bulaştığım, öğrendiğim, şu an bildiğim hiçbir tekniğe şu an tamamiyle inanmıyorum. Uyguladığım, öğrendiğim hemen her tekniğin inanılmaz faydasına rağmen, bunların insanı içsel yolculuğunda nihai bir anlayışa yöneltecek şeyler olduğuna inanmıyorum. Elde edilecek yardımcı faydalar, kendi içsel yolculuğunuzun neye doğru olduğunun farkına vardıktan sonra size hizmet etmeye başlıyor. Kendini bil. Kendini gör. Elde edilecek fayda budur. Eğer bir uygulama, bir teknik sizi kendinize kör ediyorsa, bu faydadan çok zararlı bir şeydir. İnsan acılarından kaçmak için arayışta bir varlık ve geçici iyileşmeler sağlayan bir çok teknik, uzun vadede insanı aydınlığa yöneltmiyor. Bu tekniklerin her biri, yolunuza tutulan cılız ışıklar, ya da kocaman projektörler olabilirler, ama yürüyecek sizsiniz. İleride ne var, siz bileceksiniz.

İnsanların iyileşmeye öyle çok ihtiyacı var ki. Geçmişinden iyileşmeye, bu gününü iyileştirmeye o kadar çok ihtiyacı var ki.. Sunulan bir dolu tekniğin, kurtarıcı gibi yapışıldığı durumda, kendi benliğimize dair körleşme yarattığı fikri bende çok geç uyandı. En kolay şey; olan biten her şeye ve kötü giden şeylere bakıp bunu iyileştirme gücünü bir başkasına, başka şeylere devretmek. Denedim biliyorum. İnsana inanç kadar ferahlık veren hiçbir şey yoktur. Sonuçları ve nedenleri kendimizden başka bir şeye yüklemek kadar şahane bir ferahlama yolu daha yoktur. Ve sunulan araçlara kendinizi tamamen bıraktığınızda, aslında yöntemleri kendinize giden bir yolda bir yöntem olarak değil de, tamamiyle kurtuluş çaresi olarak ele aldığınızda mesele çok çetrefilli bir hal alıyor. Bu din için de, new age spiritüel şeyler için de, kadim doğu öğretileri için de böyle.

Bizler amaçtan kaymaya, araca sapmaya, araca tapmaya çok hazırız.

Bizi en çok da sevgisizlik zayıflatıyor. Böyle deyince yeri göğü sevesi gelen arkadaşlarımı ayrıca selamlarım. Sevgisini gerçekten paylaşabilenleri, sevdiklerini her hallerine rağmen sevgiyle ve yargısızca kucaklayabilenleri ayrıca selamlarım.  Fakat esas tuzak, sevgi zannettiğimiz, sevmek zannettiğimiz şeyin egomuza hizmetini ayırabilmekten de geçiyor. Bir kadın olarak, bir erkek olarak, dost olarak, anne olarak, kardeş olarak, baba olarak; kuşandığımız türlü rollerdeki sevme biçimlerimizin farkına varabilmek, korkularımızı elimize alıp bakabilmek aşırı zor. Bu nedenle de zaten insanlar bir çok yolu seçiyorlar; en sık seçilen "düşünmemek" "boşvermek". Fakat ben, hayatı akıp giden nehirde süzülen bir yaprak gibi yaşayabilecek türden bir ruh değilim diye düşünürüm sık sık. Akışa bırakmak kavramının da yanlış anlaşıldığını da düşünüyorum.

 Hayır, akışa bırakmayın. Akışı anlayın. Akışa bırakmayın, akışı yaratın. Siz akışın içindesiniz.

Bir yaşam amacı edinmek çok zor bir şeydir. Eğer edindiğiniz amaç ruhunuzu yanlış besleyecek bir şeyse eninde sonunda patlar çünkü. Etrafımda yaşam amacı olarak çocuğunu belleyen, olmadı kocasını, sevgilisini merkeze koyan, yaptığı işi varlığının bütünleyicisi sayan, hiç olmadı kediye köpeğe kendini veren çok fazla insan var. Doğamız bu ve aman yanlış anlaşılmasın; bunlar kötüdür, olmamalıdır demiyorum. Fakat yaşamda mutlu olma hallerinin herhangi bir şahıs, bir uğraş, bir iş, bir durum üzerinden şekillendiği her zaman insan zayıf düşüyor. Kaybetme korkusuna yönelince sevginiz, artmıyor, yalnızlığınız çoğalıyor.  En sevdiğiniz sevgili, en hoşunuza giden iş, en değerli aile artık bir gün olmadığında, varlığınızı sürdürmenin bir yolunu yine kendi içinizde bulmuyor musunuz? Yalnızlık önemli bir paradoks. Asla yalnız olmadığımız gerçeği ile bütünsel düşünülmeli.

Benim  ucundan yaklaştığım hayat amacım, galiba, kendini unutmaktır.

Kendini unutmak çok katmanlı bir tanı olabilir. Kendinden vazgeçmek demiyorum.

"Ben" olmayı unutabilecek kıvama yolculuk etmek galiba benim hayat amacımdır. Kendinden başkaları için vazgeçmek ve kendi değerini unutacak feda etmelere girmek değil sözüne ettiğim. Kendini unutmak en zor şey. "Ben" demeyi unutmak gerekiyor çünkü. Ben dediğin zaman direttiğin kuralları unutman gerekiyor, etrafındaki herşeyi ve dahi sevgini "benim istediğim gibi ise" diye koşullamaktan kaçınmayı içeriyor. Aşırı zor değil mi? Hepimizin içinde katman katman benler var; tutunduğumuz, bildiğimiz, vazgeçmediğimiz, vazgeçtik "büyüklüğünü" gösterdiğimizi zannettiğimiz...

İnsanoğlunun en şahane özelliğidir bence unutmak. Hayatta unutamayacağımız hiçbir acı yoktur; hiç kimse yoktur. Unutmak hayret verici derecede iyileştiricidir. Eğer ölen babamın acısı o günkü gibi kalsaydı, şimdiye herhalde sağ çıkamazdım; eğer "asla unutamam" dediğim sevgililerimi unutmasaydım, herhalde asla yeniden sevemezdim. Unutmak yeni şeylere yer açar; yeni acılara da yer açar, yeni sevmelere de yer açar, unutmak meziyettir. Unutmak insanı zenginleştirecek yeni şeyleri sunar hayatta. Yanlış anlaşılmasın; buradaki unutmak farklı bir ince anlam içeriyor. Unutmak yok saymak, olmamış saymak değil.

Ama demek istediğim aslında direk olarak da şu: Unutun.

Sizi üzen şeyleri, kıran şeyleri, hayatınızı kasıp kavuran fırtınaları, unutun. Eğer sizi siz yapan şeyler; yediğiniz kazıklar ise, sizi siz yapan şeyler, acıdan öğrendikleriniz sanıyorsanız bence yanılıyorsunuz. Yanılıyoruz. Bunlar ancak sizi sahip olduğunuz safça sevme ve kendini unutma yeteneğinden uzaklaştıracak yeni duvarlar oluşturur. Duvarların arkasından sevemezsiniz. Her unutulmayan şey, duvarda bir tuğladır; unutun. Unutun içinizde meltem rüzgarları essin. Unutun, iyi şeyleri anımsamaya, iyi şeyleri yaşamaya yer açılsın. En berbat şey kişinin geçmişine sarılmasıdır. Geçmişi unutun. Geleceğe de bu güne de yer bırakmayan şeyleri unutun.

Kimsenin unutamadığı tek şey vardır bence; kendisi. Kimse kendisini unutmaz.

Benim hayat amacım, kendimi unutmaktır. Kendimi unutmayı çok isterim. Tamamen ben demekten uzaklaşabilmek, kalbimden doğru değil de egomdan doğru tanımladığım şeylerden uzaklaşmayı bunları farkedebilmeyi çok isterim. Herhalde çok çok az başarabiliyorumdur. Fakat her yeni tanışıklık, her yeni insan, her yeni gün, her yeni yaşanan bana yeni bir imkan sunuyor. Kendimi unutmayı gözden geçirme imkanı. Kendinizi gözden geçirmeyi unutmayın. Eğer neyi neden yaptığınızın arkasındaki zayıflığı görürseniz, o mutlak bir güce dönüşüyor. Size ait bir güç, dışarıdan gelen, başkasının sağladığı bir güç değil. Geçici değil. Davranışlarım ile ilgili geri bildirim almaktan genellikle hoşlanan biriyim. Eğer o geri bildirim içinde sevgi içeriyorsa, yergi ve yargıdan uzak ise, empati içeriyor ise çok değerlidir. Eğer sizi gerçekten anlamaya çalışarak, sevgiden yana bir geri bildirim vereniniz varsa ona sarılın. Size verdiği geri bildirimlere tepkinizi oluşturan şey o cümlelerden akan sevgidir; ya da akmayan. Kişinin egosu ne kadar katılaşmış ise, başkasına bakışı da o kadar katıdır. Gerçek sevgiden yağan bir değerlendirme, bir geri bildirim bana beni gösterebilir, karşımdakinin derinde yatan başka hislerini de gosterebilir, zafiyetlerimi gösterebilir, ve en çok karşımdakinin zafiyetini gösterir.  O zaman o kişiyi o zafiyeti ile sevmeye karar verebilirim.

Çok anlatmak bazen bilmeyi gölgeliyor gibi görünse de; eksik görünmeyi umursamam. Gerçek sevgi, zafiyetleri sevebilmekten de geçer. Ancak kendini unutabilenler gördükleri zafiyetleri de baştacı edebilirler. Ancak kendilerini unutabilenler başkasına gerçekten yardım edebilir, fayda sağlayabilirler.

Herkesi baştacı etmek, seçmeden yaşamak anlamına gelmez. Hayatımız bizim bahçemiz. Bu bahçemde neler ekeceğimi, hangi kokulu çiçeklerin, hangi dikenli güllerin, hangi kaktüslerin olacağını seçebilirim. Seçmediğim çiçekleri de sevebilirim. Ancak bu hayat bizim bahçemiz, bahçenize ekeceklerinizi seçin ki; gölgesinde dinlenecek ağaçlarınız olsun. Ayrık otu ayıklamak ile hayat geçmiyor, ayrık otlarını da sevin, ama bahçenizde yeşertmeyin. Bu zamanla öğrenilen bir şey sanırım. Sizi hasta ettiğini bile bile seçtiğiniz şeyler varsa, yapıştığınız şey o değil, kendi zafiyetiniz, buna kanmayın. Gerçek sevgiler çoğalır, yeşerir, artar, eksilmez, güldürür.. Büyük aşklar hep hüsranla mı doludur sanıyorsunuz? Hüsranla dolu olan insanın kendisidir. Gerçek sevgi neşe doludur, hafifleticidir. İlişkileri insanın kendi egosu, karşısındakinin egosu ağırlaştırır.

Etrafıma bakıyorum; o kadar çok insan zorla bir çerçeveye dahil olmaya, o çerçeveyi yaratmaya çalışıyor ki. Zorla girdiğiniz "ben de olayım "dediğiniz, "ben niye yokum" dediğiniz her fotoğraf eski bir albüm sayfasında kalmaya mahkum oysa ki. Çok sevdiğim biri sevginin tersi "korkudur" der. Korkarsan, yok olursun. Çünkü bir gün korku sevginin üstünü kaplayınca, geriye pek bir şey kalmıyor. Korku ise çok geniş bir kavram. İçi aynen sevgi gibi boşaltılmış bir kavram. Korku güçlü de bir duygudur ve boşvermişlik korkuyu hafifletmez. Umursamazlık korkmamak değildir. Korkmak da her zaman çok kötü değildir; ama eğer bir şeyin kötü gitmesinden korkuyorsanız önce kendinizden korkun. İnsanın bir şeyleri mahfetme gücü her şeyden fazla ve hızlıdır. Kendi mahfettiğimiz dolu şey var. Korkarak mahfediyoruz, "ben böyleyim" diyerek mahfediyoruz, "ben ben ben" diyerek, "sen" diyerek mahfediyoruz. Ve tabi sonra unutuyoruz. Çünkü en büyük yeteneğimiz bu. Oysa kendimizi unutsak ya! Alınganlık mesela; aşırı benlik duygusunun bir sonucu. Ne kadar alıngansan o kadar zor bir hayatın olacak, etrafındakileri de o kadar zora sokacaksın, anlasana.

Eveeet... Bütün bunlar kadın erkek meselesine gelince patlıyor di mi arkadaşlar? Tabi ki patlıyor. Çünkü Havva ile Adem'in elması, sadece varoluşu başlatmak için değil, bir kadını herhangi bir yolla sinir eden bir adamın kafasında patlatmak için de var. Varoluş böyle. Varoluş meselesi çok neşeli, çok zevkli, çok antin kuntin bir konu. Bunları da başka zaman yazayım.

Ne mutlu birlikte gülebilenlere, ne mutlu yaşasın ya hayat ne güzel diyebilenlere.
 Ne mutlu acılarını karşısına alıp gülebilenlere...


ps. aşırı yazdım, buraya kadar okuyabilenlere ödül:  Morcheeba'dan gelsin; Enjoy the Ride.










15 Mayıs 2016 Pazar

I am temporarily alive- Geçici olarak hayattayım!

İnsanın başkalarını sevmesi için, önce kendini sevmesi gerek.

Bunu çok fazla yerde duyuyoruz değil mi? Ama gerçekten anlamını "kendini sevmek" denilen şeyin ne olduğunu oturup düşündünüz mü?

Üniversitede Boğaziçi II. kız yurdunda kurduğumuz 504 muhtarlığı sırasında, koridorlar bizim için çok anlam taşırdı. Yaşam alanıydı koridorlar. Geleni geçeni görüp izlediğimiz, herkesin "yatak kıyafetleri" ile makyajsız kendi gibi varolduğu alanlardı. Uzun uzun boy aynaları vardı upuzun koridorlar boyunca ve o boy aynalarının karşısına kilitlenmiş bazıları da yok değildi; saçına başına bakanlar,  sivilcelerini sıkanlar, sürekli makyaj malzemesi deneyenler... Bir de hiç unutmuyorum; kendini öpen biri vardı. Evet, aynen doğru duydunuz, aynanın karşısına geçip "canım kendim" diye kendi kolunu filan öpen biri vardı; çok zeki, kıvırcık saçlı, çok iyi bir liseden gelme, güzel bir kızdı.

Sonradan çok düşündüm; kız açıkça kendini seviyordu. Birazcık abartılı bir ifadeyle, belki de etrafı neşelendirmek için abartarak içinde bulunduğu bu eylem, aslında hem herkesin içinde bulunduğu bir ruh haliydi bazen, hem de bazılarının hiç mi hiç hissetmediği bir şeydi.

Kendini sevmek çok değerli bir şey. İnsan içeriden dışarıya doğru taşan bir varlık. Eğer kendinizi olduğunuz gibi ne kadar çok severseniz o kadar çok sevebilirsiniz. O kadar çok da seversiniz. Sevmek kabulle başlar.

Kabul dediğimiz şey ise "razı olmaktan" çok farklı. İnsanın kendini olduğu gibi kabul edip sevebilmesi için kendini iyice bir görebilmesi gerek. Oysa çok sevdiğim birinin söylediği gibi "ruhuyla arasındaki bağlantıyı koparmış, kendinden mesafe almış insanlar var". İşte onlar sevgisiz oluyorlar, iletişimlerinde, ilişkilerinde öfkeden besleniyorlar. Kendimizden, ruhumuzdan ne zaman uzaklaşsak; kıskanç, öfkeli, alıngan, öküz altında buzağı arayan hallere giriyoruz. Alıngan insan en korktuğum şey.
Eğer kendinizi yeterince seviyorsanız, bu sevgi ve geçmişinizdeki tüm kararlar, tüm yaşananlar, tüm birikmişliklerinize dair de oluyor. Pişmanlık denilen hissi yaşamıyorsunuz o zaman, kendinizi geçmişte yaptığınız her şeyle, doğru ve yanlış kararlarla, süründüğünüz ve süründürdüğünüz tüm durumlarla kabul edip kucaklıyorsunuz. "Ben böyleyim, yerse!" gibi bütün davranım ve kararları karşındakinin üstüne atıp kaçıveren insanoğlu tavrından söz etmiyorum elbette. Sözünü etmeye çalıştığım şey; geçmişte hesaplaşamadığınız hiçbir şeyin kalmamış olması, her türlü yaşanmışlığı düşündüğünüzde içinizin ferah oluyor olması. Geçmiş kuşkusuz ki çok "ferahlatıcı" şeylerle dolu olmayabilir; üzmüş, üzülmüş olabilirsiniz, ama kendinize ve yaşadığınız her şeye dair her ne varsa "evet öyleydi, ve bu yüzdendi, bazen de böyle zamanlarımız oldu" ayıklığına varmış olmak çok ferahlatıcı. Kendinizi sevmek için illa dünyanın en iyi insanı gibi davranmış olmanız gerekmiyor, ama gördüğüm bir şey varsa, o da kendini anlamayan insanın başkalarıyla anlaşamadığıdır.

İnatçılık, kavgacılık, alınganlık, olmadık şeylerden olmadık anlamlar çıkaran kişiler bunu "kötü" oldukları için değil, aslında kendi kendilerini yeterince sevmedikleri için böyle yaşıyorlar bence. Ve kendilerini sevmediklerinde birilerini de sevmiyorlar. "Herkesi sevmek zorunda değiliz" cümlesi bana çok ters. Sevmek zorunluluk değil ki zaten.

Kendinizi severseniz bu etrafınızda görünmez bir kaygan küre oluşturuyor; kendini sevme küresi. Bu kürenin üzerinden başkalarının ne dediği, sizi nasıl gördüğü, hatta varsa sövgüsü bile akıp gider. Bir bakmışsınız sizin için abuk subuk şeyler düşünen insanlara sırıtarak bakan komik bir insan haline gelmişsiniz. Başkaları tarafından "aptallık" gibi görünen bu durum, çok rahatlatıcı bir şeydir, negatif şeyler size erişemediği için neşeli, insan seven, canlı biri olursunuz. Zaten "nemrut" ve "sevgisiz" biri olarak algılanmaktansa "aptal" biri olarak anılmak bence harikadır.

İnsan olarak şu hayatta ürettiğimiz en değerli ve yegane anlam sevgidir. Sevmek üzerinedir.

Kendini sevmeyen insanlar, başkalarıyla olan sevgilerini de "almak" üzerine bencilce yaşarlar. Kendini sevmemek öyle bir boşluk yaratır ki; başkalarından zorla çekip çıkarmaya çalıştığınız sevgiler hiç rahat ettirmez, aksine zorlayıcı, baskılayıcı, sahiplenici, kıskanç sevgiler olur.
Artmaz eksilirsiniz.

Kimse mükemmel değil, kimse mükemmel davranmayı becerebilecek de değil elbet. Ama bazı kilometre taşlarında durup düşünmek ve "kendini kabul etmek" çok güzel olur. Kendini olduğu gibi kabul etmesi için insanın önce kendini görmesi gerek. Kendine bakabilmesi, kendine bakmak istemesi gerek. Bu da cesaret ister.

Yoga'da ve kadim öğretilerde öyle teknikler vardır ki; sizi hasta eder. Çünkü size bir ayna tutulur, o aynada neyi neden yaptığınızı, neyi neden seçtiğinizi, nasıl biri olduğunuzu görüverirsiniz. Bununla başa çıkmak da çok zordur, hasta olup yatağa düşebilirsiniz. Bağışıklık sisteminiz çökmüş gibi, kendinize bağışık "ben böyleyimi ben şöyleyim, ben bundan dolayı böyleyim" dediğiniz ve ayakta kalmak için tutunduğunuz duvarlar yıkılınca hastalanırsınız. İyileşmeniz ise daha derine inip kendi özünüzle bağlantı kurduğunuzda başlar. Kendini görünce hastalanan insanlar iyileştiklerinde, bir daha asla eskisi gibi olmazlar, o insanlardır ki etrafa ışık saçarlar, neşe saçarlar, sevgi saçarlar. Böyle arkadaşlarım var, hepsini tanıdığım için çok şanslıyım. Kendi kusurundan söz etmekten kaçınmayan insanlar başkalarında kusur aramazlar. Önce kusuru kendinde aramayı becerebilen insanlar, kusurları da, kusurluları da sevebilen insanlar olurlar.

Geçenlerde bir yerde rastladım "I am temporarily alive" yazıyordu. Ne kadar gerçek!

Geçici olarak hayattayım. Üstelik ortalamanın üstünde yaşamazsam, yarı ömrümü çoktan geçtim.
Hayatın geri kalanında hiçbir şeyi başarmak ile ilgili bir hırs taşımıyorum, ama hep kendimle bağlantıda kalmak gibi bir çabam var. Arada unutuyorum. Olsun.

Geçici olarak hayattayım. Bir gün gittiğim zaman arkamda kalacak tek şey çok sevdiğim ve sevildiğim kadar olacak. Bir his olarak kalacağım. Neyi başardığım, neye sahip olduğum, yeteneklerim, her ne yaptıysam; başka insanlara dokunmamış, başka hayatlarda güzel hisler yeşertmemiş olan şeylerin hepsi yok olacak. O yüzden en değerli şeydir, başkalarının kalbine dokunarak yaşamak. Arkadaşlar, dostlar, aile, hiç tanımadıklarımızla bile yaptığımız sohbetler çok değerlidir. Taksi durağındaki bütün taksicilerin hayatını biliyorum diyorum; benimle dalga geçiyorlar; halbuki en güzel şeydir benim için hiç tanımadığım insanlarla sohbet etmek. Her yeni insan yeni bir dünyadır, yepyeni kapılardır. Yeni ilhamlardır sevmeye ve yaşamaya dair, yeni öğrenmelerdir. Bu yüzden insan sevmeyen, insan ayıran, iki güzel sözü, bir güler yüzü başkalarından esirgeyenler çemberimden uzak dururlar. Doğal olarak. Hiç böyle bir arkadaşım olmadı. Gerçek sevgi, eninde sonunda gerçek insanları çeker kendine. Herkesin hayatında kendiyle mücadele içinde olduğu, başkaları ile mücadele içinde olduğu dönemler vardır. Mücadele son bulunca; gerçek sevgiye yer açılır. Sevmek çabasız bir akıştır.

Geçici olarak hayattayım. Hepimiz geçici olarak hayattayız. O yüzden şimdi içinizi ağırlaştıran, kalbinizi sıkıştıran, hayatınızı zorlaştıran her ne varsa yavaşça yere bırakın ve devam edin. Hayat gerçekten kısa, üzüntü yaratan şeylerin hemen hepsi boş. İnsanın en büyük yeteneklerinden biri de değmeyecek şeylere üzülebiliyor olmasıdır. Bunda hepimiz şahaneyiz.

O yere bıraktığınız şeylerden, sırtınızdaki kalbinizdeki boş yüklerden açılan boşluklara şimdiki bahar günü gibi güzel çiçekler, güzel kokular ve enginar dolacak.

Evet enginar. Yazının sonunda olması gereken buydu, çünkü ben İzmirliyim ve kalbi olan tek yiyecek Enginardır.

Sevgiyle ve neşeyle kalın.

Pinar