14 Aralık 2009 Pazartesi

Home, home, where I wanted to go..

Bu sabah dinlerken aklıma geldi; dinlediğim Cold Play'den Clocks. Buyrun;

The lights go out and I can't be saved
Tides that I tried to swim against
Have brought me down upon my knees
Oh I beg, I beg and plead singing

Come out of things unsaid
Shoot an apple off my head
And a trouble that can't be named
A tiger's waiting to be tamed singing

You are

Confusion never stops
Closing walls and ticking clocks
Gonna come back and take you home
I could not stop that you now know singing


Come out upon my seas
Cursed missed opportunities
Am I a part of the cure?
Or am I part of the disease? Singing

You are

And nothing else compares
And nothing else compares

You are

Home, home where I wanted to go

Home, home where I wanted to go

--------------------------------0-----------------

Gerçekten çok güzel şarkı. İnsanın evi sevdiğinin yanıdır derler. Öyledir gerçekten.
Sevdiğim yanımda olsun; ama şöyle de bir evim olsun. Yeni Yıl geliyor, dilek kontenjanını doldurmadan bu birincisi...





07 Aralık 2009 Pazartesi

İki Ses, bir Necati, bir de Kurufasulye




Bir sabah, ev.

Zorlanıyorum,

İçim dışıma çıkıyor unutmaya çalışırken seni. Her gün her gün yeniden daha keskin bir bıçağın üzerinde ip cambazı gibi yürüyorum, ileriye bakarak ve düşmemek için, kendinden emin. Fakat sonunda, kan içinde kalıyor tabanlarım. Düz yolda yürüyemez oluyorum; kanımı dindirmek için güneşli bahçelerde mor çiçekli yollardan yürümem gerekiyor, bir avuç toprak bulamıyorum. Şehir, zaten betona bulanmış.

Senden boşalan oda, yalnızlığıma açılan bir kara delik gibi duruyor evin bir yanında. Kapısını açınca sonsuz bir uzay boşluğunda kaymaya başlıyorum; ileride ışık filan da yok. Boş rafların, tozlu kitapların arasında senden kalan bir şeyler arıyorum, bir şeyler bulmamak için dua ederek. Karanlık olunca gezdiriyorum elimi raf aralarında, patlak ampulü de yerine takmıyorum bilerek, istiyorum ki ışıklanmasın bir süre daha etraf, elim bir şeye çarparsa -belki de bu eski bir gömlek iğnesidir, paslanmış- cisimden önce acısını tanımlayayım içimde. Senden kalan acıyı tanımlayamıyorum ya henüz, ondan.

Bir yandan yüreğimin yaşlanmış, görmüş geçirmiş kısmı hatırlıyor ya bunları bir yerden; güçleniyorum. Atlatılıyor, biliyorum. Fakat her defasında daha farklı, her defasında daha da yaşlanarak çıkıyoruz özlemlerin, ayrılıkların içinden. Bunun da bir sonu vardır elbet, sonunu bekleyerek yaşlanıyorum. Şimdi bak bu gidişin, göz kenarıma üç çizgi, dudak kenarıma bir kıvrılış daha ekledi, biliyor musun? Sonra gelecek yıl gördüğünde yeniden beni, içinden “ne çok yaşlanmış,” diye geçireceksin belki. Ben, “sensizlik yapmıştır” diyemeyeceğim. Hem belki yanımızda başkaları olur, buruk bir karşılaşmanın acısını hemen koşup kalabalıklarda bir şeyler yiyip içerek atlatıveririz. Mesela, ben eminim, sen pastırmalı humusu görsen, ölüm acısını bile atlatırsın. Tanımaz mıyım seni ben?

Daha dün yıllar önceki yazışmalarımızı okuyup resimlerimize baktım. Sen sevmezsin ya, fotoğrafların hepsini ben çekmişim. Hepsinde bir başka yöne bakıyorsun, ama tek kolun bende. Resimlere bakarken, kolunun ağırlığı çöktü birden göğsüme, “çek kolunu” diye bağırdım, “çeksene!” Kapıcı çöpü almaya gelmişti, garip garip baktı yüzüme adam. Kim bilir ne düşünüyor hakkımda; “yazık yalnız bir kadın, güzelmiş hem de.” Ama kedisi bile yok. Yalnız ve güzel kadınların kalorifer yanında kıvrılan kedileri olur diye düşünüyorum.

Eve bakıyorum, odalar atamadığım şeylerle dolu. On sekiz yaşında, beni on sekiz kez aldatan sevgilimin telefon defterinin arkasına yazdığı bakkal sipariş kağıdını saklıyorum mesela; iki ekmek, bir gazete. Hiçbir şey değişmemiş. Kapıcıya verilen siparişler bile aynı. Bir yaşa kadar hayat çok kolay değişiyor sanıyoruz, değişmiyor. Bazı şeyler hızla geçip giderken bazı şeyler korkutucu biçimde aynı kalıyor.

——————– & ——————–


Yazının gerisini okuyamadım. Koyduğum ahşap kutu bir önceki su baskınından epey bir yara almış, yazılar birbirine karışmış. Kağıdı, yıllar önce katladığım gibi özenle katlayıp yeniden kutuya koydum. 24 yıl önce yaşadıklarım siyah beyaz film kareleri gibi canlanıverdi zihnimde. Kendi kendime gülümsedim. Kendi kendime gülümsemeyi severim zaten ben. Bazen aynanın karşısına geçip gülümserim, özellikle çok içim bulandığı, ağlama tutan zamanlarda yaparım bunu; gülüşümle ağlayışımı birbirine kırdırırım; çivi çiviyi söker! Bir ağlayıp bir güldüğün zaman er geç bir tanesine yenik düşüyorsun; ama ruhunun tezatı olan ifade gerçekten çok etkileyici görünüyor insana, kapılıveriyorsun. Ocakta pişen kuru fasulyeyi müjdeleyen düdüklü ötüyor, gidip altını kapatmalıyım. Artık pek bulunmayan cinsten bir tencere kullandığım, 30’lu yaşlarımda heveslenip de almıştım. Şimdi kimsenin yemek filan pişirdiği yok pek. Zamanında, çok bir marifetmiş gibi, genetik çalışmaların sonucu gıda maddelerinin daha dayanıklı, daha hızlı büyüyen, daha çabuk ürün elde edilen hale gelmesi için her şeyi değiştire değiştire bozdular. Şimdi artık domates dediğinde çocuklar yeşil küçük tatlı bir şeyler algılıyorlar. Kurufasulye denilen şey de nohut, barbunya arası bir şekilde. Ama pişmesi halen zor; hep düşünüyorum; bazı şeyler kolay değişmiyor.

En büyük yanılgılarımızdan birinin değiştirmek üzerine olduğunu düşünüyorum bu günlerde. Birbirimizi değiştirmeye çalışarak geçen yıllarımızı düşünüyorum. Kimse değişmiyor, eninde sonunda kendi bünyene uygun tarafa doğru seyahate çıkıyorsun; göçmen kuşlar gibi. Acaba bu yüzden mi yürümüyor ilişkiler diye düşünüyorum, ya da sen, olduğun gibi kal demeyi becerdim diye mi 30 yıldır başımdasın?

Necati bey kalk, sana sesleniyorum. Kurufasulye pişti, hem yanında turşu da var.

Tencereyi kapayıp camdan dışarıya baktım. Eskiden olsa, denizin sonbahara geçişteki huzursuz kıpırtılarını görünce benim de içim huzursuzlanır, kalbim sıkışıverirdi. Şimdi bakıyorum, hiçbir şey hissedemiyorum. Sonra, hissedemedim diye huzursuz oluyorum, yıllardır ona üzül buna üzül içim taş kesmiş sanki. Belki ilaçlar yüzünden. Oldum olası ilaç içmeyi sevmemişimdir, ama bazen mecbur kalabiliyor işte insan. Yine de arada içmiyorum, küçük kandırmacaların keyfini çıkarıyorum kendi kendime. Aman, şimdi canımı buna da sıkacak değilim. Zaten hayat kendiliğinden hem de hormonal bir dolu sıkıntı sunuyor insana; ergenlik sıkıntısı, menapoz sıkıntısı, loğusalık basması. Gençlik zamanlarında insan bunlara bir dolu saçma sıkıntı da ekleyiveriyor gözünü karartıp, şimdiki aklım olsa o zaman üzüldüğüm şeylerin yarısına üzülmezdim, o zaman belki daha az beyazlardı saçlarım. Saçlarım daha az beyazlasaydı daha az boyardım. Bu gün gazetede okudum, yılda dokuzdan fazla saç boyayan kadınlarda lösemi olasılığı yüzde yetmiş artıyormuş.

Necati kalk diyorum, kalk kanser olacağım diyorum. Fakat boya yüzünden değil, senin şu bitmek bilmez uykuların kanser edecek beni. Kafayı yastığa koyar koymaz ruhunu uykuya devirmeyi nasıl beceriyorsun anlamıyorum; gençliğinde de böyleydin. Kaç kere kavga etmiştik, ben kendimle ilgili çok önemli şeyleri anlatırken uyuyakalıverdin diye. Bir de yalancı adamsın, “dinliyorum” dersin. “Bak son cümlen ‘bütün insanlar’ oldu deyiverirsin. Ne alakası var, kendimden söz ediyordum oysa ki. Ben hep kendimden mi söz ediyorum Necati? Niye bana söylemedin? Karı-koca olmayı becerdik, arkadaş olmayı beceremedik mi biz? Karı-koca olmayı da becerdik mi ki? Anneannem de hep söylerdi; çok soru soruyorsun derdi; sorma biraz derdi. En sevdiğim cümle ne biliyor musun; cehalet kutsanmadır. Acaba cahil kalsam, soru sormasam, öyle mi böyle mi demesem, şimdiye iki çocuk büyütmüş torun seviyor olabilir miydim? Keşke seninle evlenmeseydim diyeceğim, ama çok geç. Birçok şey gibi geç kaldım bunu demek için de. Sen olmasaydın kedim olurdu, o kesin, senden önce ölürdü ama. Öyle bir adamsın ki sülaleni devirir sen yine ayakta kalırsın. Kıskanıyorum bir yandan.
Altmışıma yaklaşırken kendime soruyorum; benim seçimlerim mi yanlış? Bu soru için de mi geç kaldım?



——————– & ——————–



Şu köşedeki kadın, sabahtan beri kendi kendine konuşuyor. Ben bu bakımevinde işe başlayalı çok olmadı, yaptığım işten çok hoşlanmıyorum aslında ama yine de iş iştir, hele bu zamanda. Burada kalan birçok insan birbirinden çok farklı, hemen hepsinde bir türlü geçmeyen bir hüzün var; hepsinin hikâyesi yalnızlık ve terk edilmişlik üzerine kurulu. En çok şu köşede oturan ve elindeki eski tahta kutudan çıkardığı bir yazıyı okuyarak kendi kendine konuşan kadın ilgimi çekiyor. Gençliğinde güzel bir kadınmış belli, pek konuşmuyor, ağzından çok az söz çıkıyor, bir kere uykusunda Necati dediğini duydum, oğlu filan olmalı. Arada kendi kendine aynaya bakıp gülümsüyor, zorla gülümsüyor, ama sonra gerçekten içten kahkahalar atmaya başlıyor birden. Hiç evlenmemiş diyorlar, okumuş etmiş bir kadınmış, gençliğinde çok aşkları olmuş, ama hiç biriyle evlenmemiş. Evlenememiş belki de, zaten erkekler akıllı kadınları sevmez der durur annem, doğru galiba. Eğer bana sıkıntı verecekse, yani bu kadın gibi yaşlı ve yalnız kalacaksam, zaten çok akıllı olmayı istemem. Çok akıllı olmanın insana bir yararı yok, insanın aklı çok çalışınca olmadık şeyler düşünüyor. İnsanın aklı çalışacağına eli çalışsa daha güzel derdi babam da, o da doğru. Zaten ben de ilkokuldan sonra okumayı hiç istemedim, insanları bir sınıfa tıkıp zorla sevmedik şeyler öğretmeye çalışmaları çok saçma, o zaman kafası da almıyor zaten insanın. Şu köşedeki teyzeye bak mesela, okumuş da ne olmuş? İşte sonunda burada, ben de buradayım ama en azından evde bir ailem var beni bekleyen. Bu kadın yine de çok ilginç biri, her zaman güzel giyiniyor, yalnız başına bir köşede denize bakıyor, bazen dudakları bir şeyler mırıldanıyor, işte o zaman onu duymak için çok çaba sarfediyorum; şimdiye kadar bir kurufasulye dediğini duydum bir de Necati. Yazık çok üzüldüm, canı kurufasulye istiyor sandım, evde annem yapmış bir ara bana getirmiş, kapıp onun önüne koydum hemen. Bana bakıp güldü, “çok hoş kızsın” dedi, ama yemedi. Odası kitap dolu, bir de çiçekler. Yabancı dil biliyor, bazen onun buraya yerleştirilmiş bir ajan olduğunu düşünüyorum, çünkü günümüzde her yer ajan dolu. Aslında ben de ajanım, ama belli etmiyorum, devletin yaşlılara nasıl davrandığını denetliyorum gizlice. Bunun için epey bir zorluğa katlanmam da gerekiyor, buradaki işim temizlik, sonunda zor bir şey. Ama olsun, görev önemli. Arada önlüğümün cebinde bir kâğıt buluyorum, üzerinde değişik harfler var; şifreli. Hemşire kılıklı biri eğer her gün bana verdiği ilaçları düzenli olarak içersem, şifreleri çözebileceğimi söylüyor, tabi ki inanmıyorum. Ben bir ajanım ve bana karşı kurulan her komploya karşı çok dikkatliyim. Üstelik ajan olmak için çok akıl çalıştırmak gerekmiyor, ben de o yüzden ellerimi çalıştırıyorum, temizlik yapıyorum. Ütü yapıyorum. Şu köşedeki kadın, adını da bilmiyorum, öğrenmeliyim ama. Geçenlerde üzerinde Hristiyanlık resimleri olan bir kitaba bakıyordu, işte tam da enselemenin zamanı dedim, ama nasıl yapacağımı bilemedim. Herkes ona farklı davranıyor, uzak duruyor ondan, sanki zorla buradaymış gibi davranıyor. Bir ara bana gençliğim ve seçimlerimle ilgili bir şeyler geveledi, sanırım beni kendi tarafına çekmeye uğraşıyor ama kanmayacağım. İşte kadın yine aynaya bakıp gülüyor, ajan olmasam bunca deli içinde durmazdım.

Şimdi şu köşedeki sehpaların tozunu aldıktan sonra işim bitiyor, acaba ilaçları içsem bu şifreleri anlayabilir miyim? Bu konu üzerinde düşünmek istiyorum, ama düşünmek kötü bir şey, hem bu kadın da söyledi, çok düşünme dedi. Bir de cahillik kutsanmadır filan gibi bir şey daha söyledi, ne kutsanması, düpedüz Allah’a eş koşmak bu. Geçenlerde istemeden kadına “namaz öğren” dedim; “yuutub getir öğreneyim” dedi, bilmediğim belli olmasın diye o ne diye sormadım. Ama zaten merak da etmiyorum, merak kötü bir şey. Çok kötü bir şey!

Mayıs 2008.

06 Aralık 2009 Pazar

Kadının en büyük vazifesi analıktır...


Modern toplum, değişen hayat koşulları kadına ne tür sorumluluklar yüklerse yüklesin, kadının toplumdaki yeri nereye doğru evrilirse evrilsin, tüm siyasal ve dinsel söylemlerden arındırılmış bir biçimde çok doğrudur: kadının en büyük vazifesi analıktır.
Tarihöncesi dönemlerden başlayarak toplum "ana tanrıça" kavramına hem bir inanmışlık hem de adanmışlık dönemleri geçirmiştir; ana tanrıça, koruyandır, esirgeyen, can veren, hayatı yeşerten ve toprağı canlandıran. ayın döngülerinin dişil özelliklerle birleştirilmesinden tutun da koca memeli kadın heykelciklerinin inanma-sığınma-güvenme ihtiyaçlarıyla baş köşelerde durması boşa değildir; kadın doğurandır; can veren. sonra doğurduğu şey uğruna kendini hiçe sayacak bir dişil enerji sahibidir, duvar resimlerindeki, buluntular arasında yerini alan bildiğimiz yüzlerce binlerce koca popolu, koca memeli kadın tasviri kadın cinselliğine değil, üretkenliğine işaret eder. bir başka biçimde söylersek kadın memesi dergi kapaklarında erkek egemen bir şehveti cezbedecek malzeme oluşturur oluşturmasına ama gerçek varlık nedeni beslemektir, can verdiğini beslemek. çağlar boyu insan evrilse, toplum gelişse ve kadın artık bambaşka bir noktada duruyor olsa da biyolojisi "kadın"dır. rahmi vardır ve memeleri, doğurması için ve can taşıması, ve sonra onu koruması, esirgemesi için. bu kadın varlığının temelidir, toplum aksini dayatsa da hiç merak etmeyin, biyolojisi kadına anne olmayı dayatır. hormonları coşar, en uygun erkeği seçmek için farkında olmadan aranır, bulunca bir başka şekilde adanır. kendini adadiği bir aile sahibi degilse, kendini baska bir işe güce duruma adadıysa da farketmez, süt vermeyen memelerinde kistler çıkması, doğurmamış rahminin ona varlığını anımsatması geç değildir, güç de degildir. kadın ister akademisyen, ister yönetici, ister feminist, ister sanatcı, ister toplumsal önder rolünde olsun, her ne ve kim olursa olsun süt bezleri ve her ay yeni yumurtalar taşıyan rahme sahiptir, kadındır. kadının kendine analık kimliğini unutturmaya çabalı modern toplum, bu yüzden farkında olmadan milyonlarca kadının da hasta olmasına neden olmuştur; hatta kadın farkındalığını unutmasına bile sebep olmuştur. her kadın annedir. kendi çocugunu dogurmasa bile bir çiçeğin, bir kedinin köpeğin belki başka cocukların annesidir. bu en ilkel toplumlardan dünyanın bambaska noktasına gelinen bu gün dahi degişmemiş birşeydir, kadının en temel varlık nedeni analıktır. bunu reddetsin ya da etmesin, olsun ya da olmasın, her ay kanayan rahmi ona bunu anımsatır, artık kuruyuncaya kadar. tamamen farklı bir donanımda ve ruhta yanyana durdugumuz erkeklerin bu durumu iyi anlayacagınız sanmıyorum. fakat kadın şefkatlidir, kucaklayandır, daha incinebilendir, duygusaldır. öyle görünmeyen dahi kendi içinde mutlaka öyledir, bunu üstünde taşımasa da evinin bir köşesinde taşır, bir yerinden naif bir kadın hali sallanır. anne olmamış bir kadın, hayatta bu konudaki karar ve durusu ne olursa olsun, anne olmuş ve cocugunu emziren bir kadını izlerken sızlar. anne olan kadınların "bu dünyanın en olağanüstü hissi" diye tanımladıkları o duruma yaklaşmamış bile oldugunu ince bir alt yazı ile zihninden gecirip siler. ama bu böyledir. toplum ne kadar degisirse degissin, insan ne kadar evrilirse evrilsin kadın kadındır, ve memeleri vardır, aşık oldugu adamla sevişirken karşılıklı iyi hissettiren bir zevk enstrümanı olsun diye degil, milyonlarca süt kanalından gecen acayip bir sıvıyla dogurdugu canlıya yaşam verebilmesi için. en temelde bunun için. fakat bu salak modern yaşam, aptal toplum, insanların özgürce sevişmelerini, yalnız ama başarılı, bagımsız, kendine yeten ve ardında eserler bırakabilecek kadınları desteklemiş, yüceltmiş bir yerlere monte etmiştir de kimse kadınların özgürce anne olma hakkı üzerine düşünmediği gibi, bunun peşinden giden kadınlar da kınanmış, ikinci sınıflaştırılmış, işe yaramaz bulunmuş ve ötelenmiştir. modern yaşam biçimi kadını bir yandan erkekleştirmiş, bir yandan da erkek egemen toplumda zevk malzemesi olarak varlığını aynı noktada yükselterek kadının rolünün içine etmiştir. modern toplum "analık" fikrini zayıflık öğeleri ile birleştirmiş bir salaktır. oysa ister milyon yıl önce ister şimdi olsun, analık tanrıçalıktır. bir erkek anaç olamaz, 12 yasından beri her ay yumurtalarına bakıp dogurganlıgının gecip gidiyor oldugunu asla hissetmedigi için. ve memesinden süt verebilmesi imkansız oldugundan. ve erkek egemen toplum evrile çevrile yine bu modern zamanlarda hürmet ettiği dogruların ibresini kendi çıkarı ve aklı ölçüsünde evrilttiği için analık bu gün ikinci sınıf algılanmaktadır. yani bir kadın başarılı bir akademisyen, başarılı bir avukat, başarılı bir sanatcı, iyi bir yazar olunca bu süper bir şeydir, ama bir kadın kucagında çocugu ile kocaman bir aileyi ayakta tutma çabasında ise, ya da etrafında üç yaşında koşan iyi kalpli bir çocuga sahip olmak dışında bir işe sahip olamadıysa bu hiç bir şeydir. işte gelinen zavallı noktadır bu.
 Bu dünyaya kadın olarak geldiyseniz, anne olmadan ölmeyin. Kadının en büyük vazifesi analıktır; ve analık illa ki dogurmaktan geçmeyebilir ama sahip oldugumuz en önemli özellik zekamız, aklımız, duygularımız ve yaratma becerilerimiz degil, tıpkı ana tanrıçaya atfedildigi gibi, beslemek, büyütmek, korumak, kucaklamak, kollamak, sevmek ve vermektir. bu tukenmez duyguya hicbir erkek sahip degil.

Ne mutlu kadın olarak var olmusum diyene. .